Ben küçükken... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ben küçükken... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Eylül 2010 Pazar

nasıl bir cumartesiydi o öyle...

hatırlıyorum da eskiden ne kadar çok sirk gösterileri yayınlanırdı televizyonda tabi ki özellikle trt1' de, cumartesi günleriydi diye hatırlıyorum saat onbir sularında. sirk sevgisi çocukluktan kalma bişey benim için, babam, Eso ve ben kaçırmadan mutlaka izler ve tezahürat yapardık, daha çok akrobasi kısmını sevmeme rağmen yine de tüm gösteriyi baştan sona izlerdim nefes almadan.
enteresan bir yaşam tarzı, şehir şehir gezerek insanları eğlendirmeye çalışmak, hayatının büyük bir kısmını evden uzakta ve sürekli yollarda geçirmek, karavanı evin bilmek. benim gibi kök salmaktan, oturduğu yerde oturmaktan, düzenli yaşamaktan keyif alan biri için çok uzak bir yaşam tarzı. denenebilir belki ama kısa çok kısa bir süre için.
seyretmesi keyifli, eğlenceli ama hayvaların sahne aldığı kısımlar pek değil. hem ufak ufak korkuyorum hemde üzüyor beni o kısımlar. izlerken bir ara sevgilime 'inşallah bu hareketleri yaptırmak için çok canları yakmamışlardır' dedim yalan olduğunu bile bile. insanlar hadi seçme şansı var ama yine de böyle bir hayat tarzını seçmişler ama ya hayvanlar, etrafta onlarca kişi var, flaşlar parlıyor ve sen bir kafesin içinde ordan oraya atlıyorsun. ne bilim öyle kendi kendime üzüldüm oralarda...
ilginç olan bir nokta var ki toplam on kişilik bir gösteri kadrosuyla bütün numaraları yaptılar valla. mesela üstteki resimde gördüğünüz bu amca hem kaplan  hem de at terbiyecisi, ne alaka dimi? ya da akrobasi gösterisi yapan çift, üç- dört faklı numara için sahne aldılar. ama benim bu gösteride en keyif aldığım showlar kesinlikle palyaço Bubu' ya aitti...
.
Sabahı daha önce bahsettiğim müzik okulunda -minik adamın bir öğretmeni var artık- öğleden sonrayı sirkte akşamı ise çoluklu çoçuklu ev toplantısı ile geçirdik. Seviyorum böyle yorucu ama yoğun günleri... neyse dışarıda harika bir bahar havası bizi bekler, biz parka gidiyoruz, bekleriz. iyi pazarlar  herkese...
.
P.S. Sirk, sanıyorum bir süre daha devam edecek, bir göz atın derim;)

27 Ocak 2010 Çarşamba

organik annenin organik kızı...

çoçukluğumun en güzel günlerini Sinop'ta geçirdim ben...
ordaki yaşantımızı, evimizi, denizi, yazlığın serin havasını, her ayrıntısını ayrı bir severim.
hele ki köydeki evimizin yeri bambaşka...
kendimi bildim bileli bu eve gitmek veya orda olmak inanılmaz bir mutluluk.
gece yaşanan sinek istilası dışında burda geçirdiğim her an mükemmel benim için.
.
şehirden çıkıp köy evimize gitmek 20 dk sürüyor ama çocukken bize 20 saat gibi gelirdi,
sürekli "geldik mi?" diye sorduğumuzu hatırlıyorum, tabelayı görüncede şarkımızı söylerdik.
şarkı dediğime bakmayın avaz avaz "köye geldik" diye bağıran 5 çocuk düşünün, şaka gibi dimi?:)
rahmetli dedemi köy kahvesinden alıp, kalan yolu artık iyice tıkış tıkış giderdik.
evimizi görüncede arabanın durmasıyla bahçeye atlayıp herbir ağızdan "dede salıncaaak" diye bağırırdık:)
bütün günü ağaçlardan meyve yiyerek, saklambaç ve top oynayarak, koşarak geçirirdik.
hatta bir sefer kuzenim otlakta ayakkabısını kaybetmişti de, 2 saat onu aramıştık.
ne kadar güzel günlerdi yahu:)
.
şimdi bu çocuklardan biri yeni evli, ümitle bebiş bekliyoruz onlardan ama hiç oralı değiller.
biri hala o güzel yerde yaşamaya devam ediyor, biri Sydney'de, mutlu ve hayatının tadını çıkarıyor,
çok şükür biri hep yanımda, biri de hiç unutmamak adına bu satırları yazıyor...

mis gibi köy meyvelerine, sebzelerine, ev yapımı reçellere, pekmezlere alışınca insan çok arıyor o lezzetleri.
gerçi teyzoşum sağolsun, hiç hayır demez ama sürekli zor oluyor tabi.
Aysun the sütçünün mis gibi sütünden sonra organik yiyeceklere olan özlemim iyice artmıştı ki annem İpek hanımı buldu...
İpek hanım uzun zaman önce İstanbul' dan kaçıp ailesi ile beraber Aydın'ın Nazilli ilçesinde Ocaklı köyüne yerleşmiş bir çiftçi,
hobi olarak başladığı iş -kendisi hala hobi desede- artık başkalarına da hizmet ediyor.
ilk siparişimiz geçen gün elimize ulaştı, aras kargo ile 24 saatte sorunsuz bir şekilde geldi kolimiz.
mis gibi taze havuç, turp, patates, tatlı kabak -minik adam çok seviyo-, elma, yeşil zeytin, kuru fasülye...
bütün sebzeleri yıkadım, kuruladım, babam kabakları kesti ben buzluğa kaldırdım,
annecim sebzeleri yemek yaptı, sevgilim minik adamla oynadı...
ailece, tam bir imece usulü çalışma sergileyip herşeyi hallettik:)
.
eğer sizde bu lezzetli sebzelerin ve meyvelerin tadına bakmak isterseniz İpek hanımın mail adresi: ipekhanimciftligi@gmail.com
aklıma bişey takıldı, sorucam derseniz telefon numarası: 0533 - 328 26 15
nerde bu çiftlik bir bakayım derseniz de web sayfası: www.ipekhanim.com.

1 Kasım 2009 Pazar

Ben küçükken...

Ara ara aklıma geliyo küçüklüğümden bu yana değişen neler var diye...
Aslında düşündükçe de ne çok şey varmış diyorum.
Hepsini toparlamaya karar verdim mümkün olduğunca,
hem kendim için hemde minik adam için.
İşte bazıları:

* Ben küçükken yaz meyvesi ve sebzesi diye bir kavram vardı. Mesela kışın domates, salatalık, yazın da portakal, mandalina olmazdı.
* Organik diye bir ayrım yoktu çünkü tüm sebze ve meyveler organikti.
* Konserve sebze marketten alınamazdı çünkü sadece evde yapılırdı.
* Tek kanal vardı ben Tv ile tanıştığımda, Star'ın açıldığı günü bilirim:)
* Pazar sabahları çizgi film yerine Pazar Senfonisi programı yayınlanırdı TRT' de, çocukluk işte nefret ederdim.
* Madonna ve Michael Jackson' ı sadece Müzik Yelpazesinden izleyebilirdim çünkü müzik kanalı da yoktu.

* Ben küçükken sokakta oynayabileceğin bir muhitte, evde oturmak lüks değildi.
* Misketlerim, gazoz kapaklarım vardı.
* Çok güzel ip atlardım. Ayrıca birdirbir, köşe kapmaca, ekmek vermece, saklambaç, dokuztaş, dansa davet mahalledeki çocuklarla oynamayı sevdiğimiz oyunlardı.
* Gazete saat 11' den önce büfeye gelmezdi.
* Playstation yerine ateri salonları vardı. Jeton alıp ayakta makinaların önünde oynardık. (Benim girmem yasaktı:)
* Pacman en sevdiğim oyundu.

* Koleksiyonlarım vardı; peçete ve pul. Peçeteleri hastayken kulandım bitti ama pul merakım hala devam ediyo.
* Arabamızda ve tabiki evimizde klima yoktu.
* Evimizde kalorifer yerine sımsıcak sobamız vardı.
* Ben küçükken annem ve teyzemler vatkalı giyerdi. Gerçi tekrar moda ama ben o zamanda sevmiyordum şimdi de sevmiyorum.
* Hatun kişiler incik, boncuk, ahşap yerine altın severlerdi.
* Ben küçükken çalışkan öğrenci sayısı daha fazlaydı.
* Bir sefer 23 Nisan' da evimize Rusya'dan değişim öğrencisi gelmişti Ola adında . Bu hala devam ediyo mu bilmiyorum bak? Neyse...
* Okuldaki eteklerimizin boyu normaldi ve şimdiki gençler kadar artist okula giden sayılı öğrenci vardı.
* İlk bilgisayar başına oturduğumda 19 yaşında bir üniversite öğrencisiydim.
* Bilgisayar mühendisliğinde okuyan arkadaşım ctrl+c ve ctrl+v ' yi öğrettiğinde hem çok şaşırmış hem de çok sevinmiştim. (gençlik işte:)
* Bizim zamanımızda internete bağlanırken çevir sesi gelirdi. Bağlanınca cızırdar bağlanmazsa meşgul tonu verirdi. Wireless ne ola ki?:)

Bunlar benim ilk turda hatırladıklarım...
Unuttuğum eminim çok şey vardır,
Paylaşın lütfen :)

27 Ekim 2009 Salı

Canım annem, iyi ki doğmuşsun...

.çocukluğumuzu hatırlağımda hep yaramazlıklarımız aklıma geliyor önce.
.fırtına ikili gibiydik Esat'la.
.kapının camlarını mı kırmadık, halıyı mı yakmadık, arabayı mı kaçırmadık.
.hatta birgün salondaki orta sehpayı bile kırmıştık :).
.tüm bu haylazlıklarımıza rağmen, sen çok sabırlıydın.
.her seferinde sevgiyle, sakinlikle ve olgunlukla yaklaştın bize.
.bırak bağırmayı bir kere bile ters baktığını hatırlamıyorum.
.şimdi benim de bir çocuğum var.
.ve seni gerçekten daha iyi anlamaya başladığımı düşünüyorum.
.seni anladıkça sabrına, tavrına, olgunluğuna daha da çok hayran oluyorum.

.iyi varsın annecim ve iyi ki benim annemsin.
.doğum günün kutlu olsun, çook uzun yaşa emi.
.çocuklarınla, torun(lar belki:)unla, eşinle bir ömür...
.ayrıca uzun yaşamak istemediğini biliyorum ama ben istiyorum napim:).

.annem, seni çok seviyorum...

23 Ağustos 2009 Pazar

Keşke tatilin son günü hiç gelmese...

Bugün tatilimizin dokuzuncu günü.
Yarın sabah denize karşı mis gibi bir kahvaltı ettikten sonra öğlen gibi İstanbul'da oluruz.
Sevgilimi haftasonu çalışacak diye erken gönderdik. 3 günlük ayrılık ikisine de baya zor geldi, sevgilim her anı ile ilgili haber bekliyor, oğlum her kapıdan girene "baba" diyor. Ara ara huysuzlanıyor da tabi ama oyalanacak o kadar çok şey ve oyalayacak o kadar çok kişi var ki toplu halde keyfini yerine getiriyoruz.
Kavuşmaları Yeşilçam filmlerine yakışır bir sahne olucak;)

Son gün psikolojisi içerisindeyim, ne eksik kaldı neyi yapmadım diye düşünüyorum.
Eski bir alışkanlık olsa gerek çünkü bu sefer yapmadığım çok şey var.
Oraya gitmemişim, yok görmemişim, yapmamışım...
Ama yapmadıklarımla o kadar mutluyum ki!
Onların yerine daha önce hiç yapmadıklarımı yaptım;
Bu minik adamla bol bol yüzdüm -gerçi ilk gün denize yaklaşmadı bile, sevgilimle çok üzüldük-,
sudaki kahkahalarını dinledim, eğlendim,
deniz kenarında kum taşıdım, tırmıkladım,
erkenden kalkıp doğan güneşi izledim -sevgilim daha çok yaptı bunu:)-
Bunların yanında ara ara yok güneş çok yaktı, aman üşüdü burnu aktı, kumu ağzına attı gibi tatlı streslerde yaşadım.
Şimdi bebeğim yatağında mışıl mışıl uyuyor.
Kalkınca bol organik bir kahvaltıdan sonra mis gibi bir deniz O'nu bekliyor.
Ve nilo diyor ki: "annecim söz, her sene seni buraya getireceğiz."
.

.

.

20 Ağustos 2009 Perşembe

Fazla oksijenden ara ara başım dönüyor...

Kendimi(zi) İstanbul' dan nasıl attık bilmiyorum.
Havaalanına geldiğimde kalp atışlarım biraz olsun normalleşmişti.
İnanmıştım gerçekten gittiğimize.
İçten içe bir aksilik çıkmasından korkuyormuşum meğer,
onu anladım...
.
Uçak şehrimin üstünde süzülürken,
sabah güneşi kumsalları daha yeni yeni ısıtırken,
sevgilime baktım,
kucağında uyuyan bebeğimizle mutluluğumu paylaştı.
Şimdi burdayız.
Oğlanın keyfi çok yerinde, daha bir hareketli oldu,
daha bir büyüdü sanki.
Bazen bahçede, salıncakta, hamakta,
bazen de biberlerin arasında, kucakta, kumda...
Seveni bol.
Bizse dinlenmeye ve kitap okumaya çalışıyoruz.
Sadece sevdiklerimizle beraberiz.
Ağırdan alıyoruz herşeyi.
Özlediğimiz yerleri geziyoruz.
.
Geçen günlerden bir gün ananemin köyündeydik,
ailece.
500 yıllık hikayenin bir parçası olduk.
Katlamaların, nokulların yanında tatlı sohbetler ettik.

.

.

.

.

.

.

.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Marley and Me...

Sakin bir pazar günü geçirirken ne zamandır aklımda olan filmi izleme fırsatımız oldu...
John -Owen Wilson- ve Jenny -Jennifer Aniston- farklı gazeteler için muhabirlik yapmaktadırlar.
Evlendikten kısa bir süre sonra haylaz kuçu Marley aileye katılır.
Marley, inanılmaz haylaz bir köpek, koltukları yedi, telefonları yedi, kapıları kırdı, mobilyaları çiğnedi :)
Film boyunca içimden ve dışımdan kaç kez "aman Allah'ım" dediğimi hatırlamıyorum!
Ama filmin en çok hoşuma giden yanı sadece tatlı bir labradorun hayatını anlatmaması...
Daha çok evlilik hayatını, aile olmayı, çocuklarla birlikte yaşamayı, iş hayatını,
tüm bu zaman içerisinde yaşanan değişiklikleri, kayıpları, hayatın gerçeklerini ön plana çıkararak anlatmış....
Bazı sahneleri kendi hayatımla çok özdeşleştirdim...
Dışarıdan bakan birinin rahatlığıyla da eleştirdim...
Çok eğlendim, güldüm, ağladım, düşündüm...
Bunu dinledim...
Bi de bu coverı çok beğendim..
Sonra çocukluk arkadaşım babanemin sevimli köpeği Hardal aklıma geldi...
Minik, sevimli, hardal rengi tüylerini düşündüm...
Benim de olsun, bizimde olsun, oğlum sarmaş dolaş oynasın istedim...
Sonra da hayallerime minik bir kuçu ekledim...

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Mutlu Evlilik Yıldönümleri!

Bu güzeller güzeli gelin annem...
Bu gözlerinin içi gülen damat babam...
Onlar evleneli bugün tam *31* yıl oldu...
Onlar tam 31 yıldır birlikteler...
İyisiyle kötüsüyle bir hayatı paylaşıyorlar...
Çok mutlu oldukları günler oldu...
Sevindiler, bebişleri oldu...
Kavga da ettiler, mutsuz da oldular...
Sıkıntı da çektiler, üzüldülerde...
Ama onlar herşeye rağmen 31 yıldır birlikteler, evliler...
Benim bu evlilikten öğrendiğim çok güzel şeyler var:
Ne olursa olsun ev içinde olan evde kalır gibi...
Çoçuk evin çiçeğidir, ailenin tadı tuzudur gibi...
Sorumluluğu iki kişiye aittir gibi...
İnsan eşinin en yakın arkadaşıdır gibi...
Bazen ayrı gibi görünsende derinden bağlısın gibi...

***
Sevgili annem ve babam,
İyi ki sizi seçmişim ve sevmişim...
İyi ki sizinle yaşlanıyorum...
İyi ki oğluşumun sizin gibi bir ailesi var...
İyi ki varsınız...
Sizi çok seviyorum.

21 Haziran 2009 Pazar

Babacım, babalar günün kutlu olsun...

Enterasan bir adamdır benim babam... Belki çok farklı kültürlere sahip iki kişi tarafından yetiştirilmesinden belki de yaşadığı yerlerden dolayı çok farklı bir adamdır...

Hayat hikayeside kendi gibi farklıdır babamın...

Beyaz Rus bir babanın -resimdeki beyefendi- ile Tatar annenin ilk ve tek çocuğu 1951 yılında Çin' de doğar. Kısa bir süre -3 yaşına kadar- Çin' de yaşadıktan sonra ayrılmak zorunda kalırlar ve birkaç farklı tercih arasından İstanbul' u seçip, buraya gelirler. Burda da çok fazla kalmadan birkaç yıl içinde New York' a yerleşirler. Lise, yüksel okul derken gençlik yıllarının büyük bir kısmını New York sokaklarında geçirir. Özlemediğini söyler ama hala film seyrederken -çok sever- sokakları takip eder, isimlerini söyler, hatta ben küçükken bir sefer gerçekten köşedeki büfeyi bilmişti, tesadüftü belki ama ben çook etkilenmiştim:)) 20 yıl kadar sürer babamın Amerika macerası ve İstanbul' a geri döner, askerlik zamanı gelmiştir -babanem çok istemiş-., türkçe bilmediğinden dolayı askerliğini yapması için Sinop' taki Amerikan üstüne gönderirler ve babam orda annemi görür ve aşık olur...

Eveet, annemle babam böyle bir hikaye sonucu tanışır ve evlenirler ... Gerçi bu hikayenin sadece babam tarafı, annemin ki de baya ilginç, bir ara bahsederim ;)

Keyif ve hobi adamıdır... Doğa yürüyüşlerine ve yüzmeye bayılır. Basketbol oynamayı -artık yavaş yavaş bırakıyo-, izlemeyi -gece kalkıp NBA maçları seyreder hala- ve masa tenisi oynamayı -eskisi gibi değil- çok sever. Çok iyi briç -gerekirse kendi kendine-, domino ve satranç -kendi kendine, internette veya kitaptan hiç fark etmez- oynamaya bayılır. Süper yemek yapar -her kadının rüyası- ve çok da yaratıcıdır. Küçükken annem bizi babama bıraktığında süper birgün geçirirdik, yemeğinden gezmesine kadar alışılmışın dışında birgün, bir çocuk daha ne ister :)) Her fırsatta okur babam, ne bulduysa, benzetti beni de kendine, sağolsun...

Babamdan hiç bu kadar detaylı bahsetmemiştim, yazdıkça yazasım geldi. Babamın kızıyım ben ya hemde en uç noktasına kadar...

Konuştukça özlemim arttı...

Canım babam, geleceğin ve oğlumu kucaklayacağın günü sabırsızlıkla bekliyorum...

Seni çok seven kuzun nilo...

10 Mayıs 2009 Pazar

Annecim, anneler günün kutlu olsun...

Varlığın, hayatımın her noktasında ki desteğin, karakterin, iyi niyetin, zekan, bitmek tükenmek bilmeyen enerjin, güleryüzün, sabrın ve limitsiz fedarkarlığın için çok teşekkür ederim. Oğlum sayesinde seni daha iyi anlamaya başladım, inşallah birgün bende senin gibi bir anne olabilirim. Seni çok seviyorum...

Canım annecim yaa ne kadar da gençmiş, hatta bu resimde benden daha genç...

12 yaşındayken anneme anneler günü için yazdığım mektup, sevgili annecim zarfı ile beraber saklamış...

21 Nisan 2009 Salı

Eskiler...

Gerçekten çok özlediğim, varlığıyla hayatıma çok şeyler katan, çocukluğumun vazgeçilmez bir parçası: ananem. Kaybedeli 12 yıl oldu ama şu satırları yazarken bile gözlerim yaşardı, boğazım düğüm düğüm oldu...
Annem çalıştığı için kardeşim ve benim gönüllü bakıcımızdı. Çok akıllı, çok çalışkan, çok becerikli bir kadındı. Çocukluğumuzu düşününce annem ve babamdan sonra ananem geliyor aklıma hatta bazen ilk. Eküri gibiydik, yaramaz bir çocuk olmama rağmen beni gittiği her yere götürürdü. Beraber gitmekten en keyif aldığım ama en yorucu yerlerden biride pazarımızdı. Sinop küçük bir şehir, sadece perşembe günleri kurulan pazara bütün köylerden ve sehirden insanlar gelirdi. İnsanlarla sohbet etmekten, selamlaşmaktan alışveriş yapamazdı ananem. Çok sevilirdi. Yaratıcıydı da, çok güzel dikiş dikerdi. Hatta bir sefer dedemin eski kravatlarından paspas dikmişti :))
Aklıma gelen yazmak isteğim o kadar çok olay varki; ne bilim bakır yemek tası, mısır ekmeği, silörü, zeytinli ekmeği, dolması, oturarak namaz kılması, tarhanası, soba yakması, mısır patlatması, gülüşü, kokusu, sevgisi, tığ örgüsü, annesi, bana kuşum deyişi...
Ananem seni hala çok seviyorum...


Canım kuzum, erkek kardeşim Esat'ım... Çocukluğumun en eğlenceli hatıraları ikimizin birlikte geçirdiği zamanlardı. Çok kavga ederdik ama ayrılamazdık, iyi arkadaştık. Gerçekten kafası çok farklı çalışan, değişik bakış açısı olan bir çocuktu. Çok iyi bir ikiliydik, fikir benden çıktıysa O desteklerdi, O'ndan çıktıysa ben. Tabi böyle olunca da ortalığı birbirine katardık, evde kırılmadık eşya, cam bırakmamıştık hatta bir sefer oynarken orta sehpayı bile kırmıştık :)) Canım annem ya gerçekten çook sabırlı bir kadındı, hala öyle, bağırdığını bile hatırlamıyorum.
Özlüyorum kardeşimle aynı evde yaşadığımız günleri. Uzun zamandır yurtdışında olmasının verdiği özlemle varlığını daha çok arıyorum.


Elbiselerim...

Ayakkabılarım ve montum...
Benden sonra kardeşim ve kuzenlerimde giydiler:)

8 Nisan 2009 Çarşamba

7. ay

Canım ogluşum 7 aylık oldu...

7 ayı düşününce bişeyler yazsam dedim ama hangi birini seçeceğime karar veremedim. Hızlı hızlı geri sardım oğluşumla birlikteliğimizi ve ilk aklıma gelenler: ameliyathane asansöründeki korkum, titreyen bacaklarım, odaya döndüğümde gördüğüm annemin gülümsemesi ve başımı okşayan sıcak elleri, oğluşumun gelmesi ile etrafa yayılan tatlı heyecan, ilk defa karşılaşmamız, koynumda yatarken hissettiğim mutluluk, mis kokusu, yumusak teni, babasının kollarında yatışı, aşkım eşimin duygusallığı, oğluşumun emme çabası, ertesi sabah yüzüne vuran güneş ışıkları, ilk banyosu, uyurken dudaklarını uzatışı, eve gelişimiz, yatağına ilk yatışı, uyanırken gerinmesi ve çıkardığı garip sesler, yarı 40 uçurtması ve Figen, 40 uçurtması ve Esin teyze, büyük teyzeme ilk gülüşü, meleklerine bakışı, gece uyanışlarım, ağlamalarım, sevincim, aşkım, emzirmem, banyoları, aşıları, 6 aylıkken biten anne sütünden mamaya geçişi, meyvesi, yogurtu, sebzesi...

...

Zaman ne kadar da çabuk geçiyo...

Ara ara dünyaya ilk gözünü açtığı , ilk kucağıma geldiği, babasını ilk gördüğü videoları izliyorum ve ağlıyorum. Ağlıyorum diyorum ama üzüntüden değil aksine mutluluktan ağlıyorum. Sebebini biliyorum da bilmiyorum sanki.

Çok duygusallaştım yine... Hormonlar süper çalışıyo yani:)

Neyse...

Her sabah olduğu gibi erkenden kalktı oğluşum, sağolsun şaşmaz çalar saat gibi saat 7 de hayata gözlerini açıyor.

Ama bugün diğer günlerden biraz farklıydı, oğluşumun 7. ay kontrolü için Alev teyzesi ile randevusu vardı. Eşim ve ben aslında (çok şükür) herşeyin yolunda olduğunun farkıdayız ama Dr. Alev' de onaylayınca içimiz rahat ediyo sanki. Seviyoruz oğluşumun doktorunu, insana huzur veren bir tarzı var.

Muayene sonuçları: oğluşum bu kadar harekete rağmen 550 gr almıs ve kilosu 7,960 gr olmuş. Boyu gecen aya göre 2,5cm uzamış ve 68 cm olmuş. Baş çevresi de 1 cm büyümüş ve 43cm olmuş. Alev teyzesi oğlumun emekleme çabalarını, çıkan 1,5 dişimini, 1 dk yerinde durmayan hareketli halini çok iyi buldu.

Hoppala ve yürüteçi hem yürümesini geciktirebileceği hemde ev kazalarına sebep olabileceği için önermedi, bizde hak verdik. Ayrıca sabahları kahvaltı için yumurta, tuzsuz beyaz peynir ve tam buğday ekmeği , öğle yemeği içinde sebzesi ile birlikte 80 gr buharda pişmiş yağsız etten çekilmiş kıymasını vermeye başlayacağımızın müjdesini verdi. 20 gün sonrası için kontrol amaçlı kan ve idrar tahlili istedi.

Bir de oğluşum 5' li karma aşısını oldu. Diğer aşılarının aksine bu aşı biraz ağır geldi ve akşam ilk defa ateşlendi. Daha fazla yükselmesin diye soyduk ve ateş düşürücü verdik...

Ben küçükken bir çizgifilm vardı Heide diye.. Peter, Clara ve Heide' nin Alp' lerdeki maceralarını anlatıyordu. Çok severdim, ogluşumun kızaran elma yanakları bana onları hatırlattı... (Bu arada elinde de yüz kremi var:))

Canım oğlum benim ya kim bilir sen büyüdüğünde nasıl çizgi filmler olucak? Beraber keyifle izleriz artık:D