Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2010 Çarşamba

2f in 1...

The Twilight Saga, New Moon...
Serinin bütün kitaplarını hızımı alamayıp 1 ayda okuduktan sonra filmlerini izlememek olmazdı tabi. Ama minik adamdan bir türlü fırsat bulupta sinemaya gidemediğimiz için ev konforuyla izledim- sonunda-. Bazı özel efektli filmler hariç evde film seyretmeyi seviyorum ben ya, istediğin zaman durdur, başlat, mısırı bol yap ki bitti kavgası olmasın, beğenmedin çıkar başkasını koy, rahat oluyo. Tek kötü yanı filmleri sinema ile aynı zamanda izleyemiyosun o kadar.

Filmden bahsedelim biraz, her kitaptan sinema uyarlaması gibi yavan tabi. Konuyu az biliyorsanız yada ilk filmi kaçırdıysanız aradaki geçişlerde biraz buda nerden çıktı olabilir ancak yine de ikinci filmi çok rahat izlenebilir. Filmde oyuncularda daha bir rollerine adapte olmuşlar sanki, belki de alıştım artık. Ancak gözümü en çok rahatsız eden nokta Edward' ın -esas oğlan- gün be gün artan beyazlığızdı, nerdeyse albino kıvamına gelmiş.

Serinin tüm kitaplarını okudum dedim ya sonunu bildiğim için içim rahat izledim, sürpriz yapabilecekleri malzeme yok çünkü ellerinde. Gerçi son kitabı nasıl sinemeya uyarlayacakları, ikiye bölüp bölmeyecekleri, bak bu beni şaşırtabilir işte. Neyse, patlamış mısırın yanına çerezlik bir film, bilginize...

Richard Curtis' ten müthiş eğlenceli, acayip keyifli, bol müzikli harika bir film The Boat That Rocked...

Soğuk bir perşembe akşamı, minik adam şok edici bir saatte uyumaya karar verince ilk şaşırma dalgasını üzerimizden atıp izlenmeyi bekleyen bir dolu film içerisinde seçtiğimiz filmden alakasız bir şekilde 60ların müzikleri çalmaya başlayınca dedik süper! Ne uzuun bir cümle olmuş yahu;)

60lı yıllar İngiltere' sinde radyoculuk sadece hükümetin tekelindedir ve bu durum korsan radyoların doğmasına sebep olmuştur. Ülkenin yarısının gizli gizli dinlediği Rock Radio bir gemiden yayın yapan korsan radyodur ve süper kadrosuyla -Bill Nighy, Philip Seymour Hoffman ve azıcıkta görünse Emma Thompson ve Talulah Riley ile- 7/24 yayındadır. Carl, okuldan atıldıktan sonra annesi tarafından gemiye gönderilir ve hayatı çok keyifli gidiyordur, aşık olmuştur ama hükümet korsan radyolara karşı savaş açınca işler değişir.

Filmin eğlenceli konusunun ve çokiyi oyuncu kadrosunun yanında birde müzikleri var. Sağolsun Luna' dan kaçmamış, indirmiş bizde nasiplendik hemen. Dinlerken sürekli koltuktan fırlayıp dans etmek istiyorum. Müzik zevkinize uygun geldiyse kesinlikle kaçırmayın derim...

4 Ocak 2010 Pazartesi

İzleyin, pişman olmazsınız...

James Cameron' ın son filmi Avatar...

Minik adamın ananesini 10 gün önceden ayarladım ve biletleri de perşembeden aldım ki son dakikada bir sorun ile karşılaşmayalım diye. Bir film fanatiği olarak herkesin konuştuğu -bir bildikleri varmış gerçekten- bu filmi asla kaçıramazdım.

Eleştirileri ve yorumları izledikten sonra okumayı sevdiğim için filme konusu hakkında çok az bilgi sahibi olarak gittim. Bilim kurgu ve animasyonun mükemmel karışımı olan filmde, tahmin edilenin aksine istilacılar insanlar uzaylılar değil. Yaklaşık 2 saat 45 dakika süren film, yok olmakta olan Na'vi halkının yaşadığı Pandora adlı gezegende -isim tam olmuş- geçiyor. Eski bir asker olan Jake, yerel halkın yaşadığı yere görev için gönderiliyor. Bu noktaya kadar orta-üstü bir bilim kurgu gibi devam eden film Pandora' nın güzelliğiyle bambaşka bir hale bürünüyor ve inanılmaz bitki örtüsüyle, alışılmışın dışında hayvanlarıyla, herkesin ve herşeyin birbirine bağlı olduğu, kendi içinde uygarlaşmış, doğaya karşı aşırı duyarlı bir ırkı anlatmaya başlıyor.

Kendi içinde dünyası olan filmlere bayılıyorum, Yüzüklerin Efendisi yada Harry Potter gibi. Farklı bir dünya, farklı bir ırk, kültür, yaşam, dil, hepsi tüm bilgilerimizi altüst eder tarzda, alışılan normalin dışında. Bunun verebilmek içinde müthiş bir yaratıcılık ve hayal gücü gerekir ve Avatar' da kesinlikle ikiside vardı. Konu olarak bazı noktalarda zayıf kaldı ama ara ara verilen mesajlarla durum toparlandı gibi.

Görüntüye gelince en kötü 3d izlenmeli, aman aman öyle ateş gözünüze girmiyo, oklar size doğru uçmuyo ama Pandora' nın tadı ancak böyle çıkar, en iyide imax teknolojisi ile izlenir. Son olarak harcanan milyon dolarlara ve yıllara fazlasıyla deymiş bir film. Henüz izlememiş olanlara, kaçırmayın, kesinlikle pişman olmazsınız...

25 Kasım 2009 Çarşamba

Bir&bir...

Luke Rhinehart'ın yada yazarın gerçek adıyla George Cockcroft' ın ilk kitabı Zar Adam.

Yazar aslında psikoloji eğitimi almış bir Zen Tarihi ve Batı Kültürleri öğretmeni. Ders sırasında hayatı zarın kontrolüne bırakma konusuna deyindiğinde sınıftan aldığı ters tepkiler sonucunda bu yaşam tarzının bir kitap olabileceğine karar vermiş ve yazdığı kitabı kendi zar deneyimlerini kullanarak Luke Rhinehart adıyla yayınlamış.

Kitap, Manhattan' da yaşayan evli, 2 çocuklu, hali vakti yerinde ama hayatından aşırı derecede sıkılmış bir psikoloğun bir gece zara seçenekler verip gelen seçenek ne olursa olsun yerine getirmesiyle başlıyor. Yaklaşık 500 sayfa boyunca yazar, aklına gelen her iyi yada kötü durumu kendinden kurtulmak, tekli kişilikten sıyrılıp çoklu kişilik olabilmek adına zara seçenek olarak veriyor ve uyguluyor. Benim gibi "en güzel değişim yavaş olandır" diyen biri için bu tür kişilik değişimleri çoğu zaman sınırlarımı zorladı. İlerleyen bölümlerde zar yaşamı ve zar insanları bir tür tarikat haline geliyor ve zar atmaktan oyun olmaktan çıkıp bir yaşam tarzı haline dönüşüyor.

Sinir olduğum çok nokta vardı kitapta ama beğenmedim diyemem, çok ilginç bir konusu ve kurgusu vardı, asla unutmayacağımdan eminim. Devam kitabını araya başka kitaplar aldıktan sonra okumayı düşünüyorum.

Audrey Tautou' nun son filmi Coco Before Chanel...

Ünlü bayan giyim markası Chanel' in kurucusu Gabrielle "Coco" Chanel 'in gerçek hayat hikayesini anlatan, kostümleriyle, görüntüleriyle, müziğiyle izlemesi çok keyifli bir film. Hikaye, Fransa' da bir yetimhanede başlıyor ve harika bir defile ile son buluyor. Bunu yazmamda bir sakınca yok sanırım çünkü sonuçta hepimiz Coco 'nun başarılı bir iş kadını olduğunu biliyoruz ;)

Gerçek hayat hikayelerini izlemek her zaman hoşuma gitmiştir. Eğer bir de filme bi yerlere gelebilmek için çalışan, erkeklerin hakim olduğu moda dünyasında 'biri' olabilmek için uğraşan, hayalleri olan bir kadının mücadelesi anlatılıyorsa ve bu kadını da Audrey Tautou oynuyorsa kesinlikle tavsiye ederim. Filmde, Coco' nun ilk defa denizi gördüğündeki yüz ifadesi, piyano başında Boy' u gördüğü sahneki bakışları ve kendine gömlek diktiğindeki sahnedeki ciddiyeti ve profeyonelliği filmde aklımda kalan ve hoşuma giden birkaç sahne.

Imdb 6,6 vermiş ama benden 8,5 rahat çalışır. Chanel' in hikayesini merak edenler kaçırmasın derim...

11 Kasım 2009 Çarşamba

Bu aralar bu ikisinin çok etkisinde kaldım...

Richard Bach' ın son kitabı Hipnozcu...

Nedensiz bir şekilde Richard Bach' ın Martı' sını okumadım, karşılaşmadık bir türlü. Bu kitabı okuduktan sonra ciddi bişeyler kaçırdığıma emin oldum, gerçi emin olmak için okumama gerek yoktu ama neyse...

Kitap, pilot Jamie Forbes' un yaşattığı hipnoz olayı ile başlayarak, kendi hipnozunu hatırlaması ve üzerine düşünmeye başlaması ile hız kazanıyor. Benim gibi hızlı okumayı sevenler için frenleyici özellikte önermeler ve fikirler sunan bir kitap. Düşünceler derinlik kazanmaya başladıktan sonra alt benlik, üst benlik ve iç sesi bir ara baya baya karışmaya başlamıştım. Ara ara kapatıp, düşünüp, tekrar tekrar okudum. Kendi hipnozlarımı düşündüm, anı yaşarken düşünmediğim için dışardan bakıp o anları tekrar yaşamak, neyi nasıl bilinçsizce yaptığımı görmek garip geldi.

Kitapta işaretlediğim birkaç önerme:

Düşüncelerimizde tuttuğumuz herşey deneyimlerimizde gerçeğe dönüşür. (Çekim Yasası)
Hipnoz görselleşmedir; güçlendirici yüklenmesiyle desteklenmiş Çekim Yasası' dır.
Çekim yasası, her şeyiyle, hipnoz olgusunun temelindeki kavramla aynı şeydir.

Ve diğeri de müthiş bir arkadaşlık hikayesi olan Kite Runner...

Khaled Hosseini ' nin kitabından uyarlanarak Marc Forster tarafından yönetilen, Afganistan üzerine yazılmış, Afgan kültürünü yansıtan bir film.

Filmde, aynı evde büyüyen ünlü ve zengin iş adamının oğlu Emir ile hizmetkarın oğlu Hasan arasındaki arkadaşlık, ihanet ve sadakat çok güzel işlenmiş. Hikayeler yazmayı seven Emir, Rus işgali sırasında babası ile Amerikaya kaçar ve geçmiş hayatını geride bıraktığını düşünürken gelen bir telefonla eski hayatına bir yolculuk yapmak zorunda kalır. Emir' in işgal sonrası gördüğü Afganistan artık çok değişmiştir, zengin bir kültür bitmiş yerini savaş ve zorbalık almıştır.

Arkadaşlıklarından özellikle Hasan' ın Emir' e olan sevgisinden çok etkilendim. Bi de 2 nokta beni çok rahatsız etti, birincisi Amerika cennet, Afganistan cehennem gibi gösterilmesi, diğeri Emir' in babasının Ruslara karşı olan aşırı nefreti. Ama yine de bu film izlenir, hatta yürek dayanırsa kitabı bile okunur.

Aklımda kalan bi sahneden:
H: Senin için çamur bile yerim. E: Yapar mısın gerçekten? H: Neyi?
E: Benim için çamur yer misin? H: Böyle bir şeyi ister misin ki? E: Hayır, neden isteyeyim ki?

26 Ekim 2009 Pazartesi

Valkyrie...

Son zamanlarda izlediğim en seyredilesi filmlerden bir tanesiydi Valkyrie...

Filmin konusunda bahsedersem biraz; İkinci Dünya Savaşı sırasında, birkaç Alman subayı Adolf Hitler’e suikast yapmayı planlarlar ve savaşı bitirmek adına ellerinden geleni yapmaya, güçlerini kullanmaya başlarlar. Valkyrie adı verdikleri operasyon sayesinde Nazi hükümetine karşı bir ayaklanma başlatırlar. Operasyonun başında olan cesaretli Albay Claus von Stauffenberg, Tom Cruise tarafından başarılı bir oyunculukla canlandırılıyor. Diğer nazi filmlerinden önemli bir farkı; film boyunca bir tane bile toplama kampı görünmüyor olması.

Aslında hem National Geographic' te hemde Ntv' de suikasti anlatan belgeselleri izlemiştim ama filmde ayrı bir hava vardı. Tüm o çabaları izlerken keşke başarmış olsalardı diye geçirdim içimden. Çok samimi bir itiraf, bir hümanist olarak gerçekten başarmış olmalarını diledim....

Bu resmi gördükten, bu filmi izledikten ve tüm yaşadığımız olaylar sonrasında içimdeki barış ve huzur istediği daha da arttı...

Tavsiye olunur...

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Marley and Me...

Sakin bir pazar günü geçirirken ne zamandır aklımda olan filmi izleme fırsatımız oldu...
John -Owen Wilson- ve Jenny -Jennifer Aniston- farklı gazeteler için muhabirlik yapmaktadırlar.
Evlendikten kısa bir süre sonra haylaz kuçu Marley aileye katılır.
Marley, inanılmaz haylaz bir köpek, koltukları yedi, telefonları yedi, kapıları kırdı, mobilyaları çiğnedi :)
Film boyunca içimden ve dışımdan kaç kez "aman Allah'ım" dediğimi hatırlamıyorum!
Ama filmin en çok hoşuma giden yanı sadece tatlı bir labradorun hayatını anlatmaması...
Daha çok evlilik hayatını, aile olmayı, çocuklarla birlikte yaşamayı, iş hayatını,
tüm bu zaman içerisinde yaşanan değişiklikleri, kayıpları, hayatın gerçeklerini ön plana çıkararak anlatmış....
Bazı sahneleri kendi hayatımla çok özdeşleştirdim...
Dışarıdan bakan birinin rahatlığıyla da eleştirdim...
Çok eğlendim, güldüm, ağladım, düşündüm...
Bunu dinledim...
Bi de bu coverı çok beğendim..
Sonra çocukluk arkadaşım babanemin sevimli köpeği Hardal aklıma geldi...
Minik, sevimli, hardal rengi tüylerini düşündüm...
Benim de olsun, bizimde olsun, oğlum sarmaş dolaş oynasın istedim...
Sonra da hayallerime minik bir kuçu ekledim...

17 Temmuz 2009 Cuma

5' i bir yerde...

Takıldık bu aralar yine film seyretmeye...
Aslında okuduğum kitapta fena değil ama...
20 tane film birden alınca bir yerlerden başlamak lazım...
...
Angels&Demons

Dan Brown' un tüm kitaplarını okuduktan sonra filmi izlememek olmazdı. Daha önce de demiştim ya kitabını okuduğum filmleri çok beğenmiyorum diye ama bu biraz farklıydı. Neden farklı olduğuna gelince önce konusundan bahsetmem gerek: Papa yeni ölmüştür ve Vatikan, eski ve gizli bir topluluk olan Illuminati'nin tehditi altındadır ve bu komployu çözmek için Peder Patrick -Ewan Mcgregor- işaret bilimci Robert Langdon' ın -Tom Hanks- yardımını ister...

Film Roma' nın birbirinden güzel heykelleri, çeşmeleri, kiliseleri arasında geçiyor. Balayında Roma'nın eşsiz güzelliklerini dünya gözüyle görmüş biri olarak film boyunca sevgilimle yürüdüğümüz sokaklarda tekrar bulunmak beni hem çok mutlu etti hem çok heyecanlandırdı. Bu güzel akdeniz ülkesinde havasından mı suyundan mı yoksa balayı sarhoşluğundan mı bilinmez rüya gibi bir hafta geçirmiştik. Gidebileceğimiz her yere gitmek için uğraşmış, tüm şehri görmeye çalışmıştık ama sanıyorum Roma'yı tam gezebilmek için bir süre orda yaşamak lazım, her yerinden resmen tarih fışkırıyor. Ama şu da bir gerçek tarihlerine sahip çıkmalarına, en ufak parçasını bile korumalarına hayran kaldım...

Ülkeminde bir çok yerini görme fırsatım oldu, bazılarından çok etkilendim ama bu şehrin yeri ayrı valla ne diyeyim... Umarım dünya gözüyle Sistine Chapel 'i bir kez görebilirim ;)

Filme gelince, imdb 7 vermiş ama benim gönlümde 10 geçti valla...
...
New in Town

Hollywood piyasasıda krizden etkilendi diye boşuna demiyorlar, bu kadar klişe bir film izlemeyeli uzun zaman oldu. Adından da biraz anlaşılacağı üzere sabun köpüğü filmlerden. Başarılı ve akıllı bir iş kadını olan Lucy -Renee Zellweger- kısa bir süreliğine işi gereği küçük bir kasabaya gider ve Ted ile tanışır -Harry Connick- ancak kasaba hayatına, arkadaşlık ilişkilerine alışmakta zorlanır. Bridget Jones' un günlüklerinde Renee' ye hayran kalmıştım, çok başarılıydı ancak bu filme hayal kırıklığına uğradım, kriz O' nu da vurmuş böyle gereksiz filmlerde bile boy göstermeye başlamış ;) Ama tamam kabul ediyorum birazda olsa bilerek aldım -kafa dağıtmaca- ama Renee' nin ve filmin bu kadar kötü olabileceği hakkında en ufak bir fikrim olsaydı gerçekten almazdım..
...
Bride Wars

Sevgilimin arkadaşlarıyla takıldığı bir akşam tek başıma şöyle biraz keyif yapayım dedim. İyi de denk geldi kesin uyurdu bu filmde, bir sabun köpüğü daha:D

Neyse, Bride Wars, Kate Hudson ve Anne Hathaway 'in son filmi... Bu iki hatunu da seviyorum ben, tamam kabul ediyorum çok da oyunculuk gerektirmeyen filmlerde oynadılar şimdiye kadar ama her zamanda öyle ağır filmler çekilmiyo ki canım. Konusuna gelince, çocukluklarından beri arkadaş olan Liv ve Emma' nın ortak hayallerini -Haziran'da Plaza Otelde evlenmek- gerçekleştirirken yaşadıklarını anlatıyor. Keyifli, eğlenceli biraz çirkef, kızkıza izlenecek tarzda bir film... Aaa birde filme Kate Hudson' ın giydiği Vera Wang gelinliğe bayıldım...
...
Palermo Shooting

Geçen akşamda sevgilimin tercihini izledik, Palermo Shooting. Fotoğrafçı Finn' in yaşadığı karmaşık duygular yolunu Plaemo'ya düşürür ve orda Flavia ile tanışır, birazda O' nun yardımıyla korkularıyşa yüzleşir. Başlarında biraz sıkıldım ama sonunu getirdim. Aslında filmi izlememin birkaç sebebi var:

Bir. Filmin yönetmeni ve senaryonun yazarlarından Wim Wenders... Değişik bir bakış açısı var bu adamın...
İki. Giovanna Mezzogiorno... Ferzan Özpetek' in Karşı Pencere filminden beri seviyorum ben bu hatunu, farklı bir güzelliği var...
Üç. Palermo, Sicilya... İtalya işte daha ne diim... Sokaklar, insanlar, manzara...
Dört. Müzikleri... Şu satırları yazarken bile dinliyorum...
...
Yes Man

Bayılıyorum Jim Carrey' e! Çok güldüm, çok eğlendim, film boyunca ara ara düşüncelere daldım ama olsun... Carl, -Jim Carrey- bankada çalışan, hafif depresif, mutsuz, hayata karşı duran bir adamdır, bir gün uzun zamandır görmediği bir arkadaşı ile karşılaşır ve O' nun sayesinde bir seminere katılır. İlk başta reddetmesine rağmen akışına bırakır ve karşısına gelen bütün fırsatlara "evet" deme zorunluluğu olan bir programa girer ve hayatında müthiş bir değişim başlar.

Çok basitçe Kuantum mantığını anlatıyor aslında film, hayatta hayır demektense anı yaşayacaksın, fırsatları kaçırmayacaksın... Dedim ya film boyunca düşündüm, acaba sadece 1 gün bile olsa -belki şimdilik kim bilir;)- karşıma çıkan her fırsata, herşeye evet desem mesela? Tamam korkutucu biliyorum ama ilk başta herşey zor gelir zaten... Merak ettim hala da ediyorum?!? Bilmiyorum...

P.S. İlk ve son film süperdi, tavsiye olunur, geri kalanları tercihe bağlı değişir;)

9 Haziran 2009 Salı

Fugitive Pieces...

Dedim ya bu aralar kendimizi filme verdik diye, sağolsun canım oğluşumda bize zorluk çıkarmadı...

Aslında izlemek için biraz geç kalınmış bir film Fugitive Pieces, Türkçe adıyla Bölük Pörçük Yaşamlar. 2007 Kanada yapımı filmin iki önemli aktöründen biri Rade Serbedzija -ağırbaşlı babacan tavırlarıyla gerçekten çok başarılıydı- diğeri ise Stephen Dillane -aslında daha önce oynadığı birkaç filmi izlemişim ama hatırlamakta zorlandım fakat bu filmde kesinlikle çok iyiydi-.

Konusundan biraz bahsedersem; Nazi işgali altındaki Polonya' da yaşamaya çalışırken ailesi öldürülen -merak etmeyin filmin 2. dakikasında öğreniyorsunuz bunu- Jacob' ın (Stephen) yolu yunan arkeolog Athos (Rade) ile kesişir. Filmde geçmiş ve şimdiki zaman çok ustaca birleştirilmiş -ki çok severim böyle filmleri- ve tabi ki film müzikleri kesinlikle süperdi, Nikos Kypourgos' un Arrival' ına bayıldım...

Film, Nazi işgalini anlatan diğer filmlerde biraz farklıydı. İşgale, ölümlere, karmaşaya diğer filmlere göre daha az yer verilmiş, onların yerine işgali yaşayan, sevdiklerini kaybeden insanların işgal sonrasında yaşadıkları travmaya, arada kalmışlıklarına, yaşama devam edemeyişlerine değinilmiş.

Bu duygusal filmi ara ara ağlayarakta olsa kefiyle izledim, tavsiye olunur...

4 Haziran 2009 Perşembe

Departures...

Geçen ay Twilight serisini okurken oğlanı uyutup biraz sevgilimle takıldıktan sonra hemen koşa koşa kitabımı elime alıyordum, seri bitince ve yeni okuduğum kitap çok sarmayınca, kendimi film izlemeye verdim:D

Aslında başka bir film seyretmeye niyetlenmiştik ama iyi ki bu fimi seçmişim...

Departures, bu sene ki Oscar ödüllerinde Yabancı Dilde En İyi Film dalında ödüle layık görülen bir Japon filmi, orjinal adıyla Okuribito. Aslında sadece oscar da değil aldığı ödüller, 2008 ve 2009 yılı boyunca toplam da yirmiye yakın ödül almış bir film. Konusundan kısaca bahsedersem: Tokyo' da bir orkestrada çello çalan Daigo, orkestranın dağılmasıyla eşiyle büyüdüğü şehre geri döner. İş ararken gazetedeki ilanı yanlış anlamasıyla kendine hiç aklına bile gelmeyecek bir iş bulur ve ailesinin yapmasını istemediği -detay vermek istemiyorum, yanlış yönlendirme yada önyargı oluşmasın diye- bu enteresan işi Japon kültürünün geleneklerine bağlılığını ve saygısını en yalın şekilde yansıtarak müthiş bir bağlılıkla sahiplenir. Ayrıca Daigo' yu oynayan esas oğlan Masahiro Motoki ' nun oyunculuğu ve film boyunca çalan çellonun müthiş ahengi çok etkileyiciydi.


Film, uzun zaman önce okuduğum bir kitabı aklıma getirdi, Trevanian 'ın Şibumi isimli eseri. Bir çok Japon kelimesinde olduğu gibi şibumininde birkaç anlamı var; basitlik, zarafet, sessiz mükemmellik gibi. Burda biraz farklı bir anlamı kullanılsa da, filme çok hoş ve önemli bir detay katmış.

Uzak doğulu bir babanın kızı olarak keyifle izledim, tavsiye olunur...

2 Haziran 2009 Salı

He's just not that into you...

Ne zamandır izlemek istediğim ama bir türlü zaman yaratamadığım filmi, biraz pazar günü havanın bozuk olmasını birazda oğluşumun öğlen uykusuna erken yatmasını fırsat bilip hemen izlemeye başladık. Konusu çok itici bile olsaydı -ki aksine süper eğlenceliydi- sırf oyuncu kadrosundan dolayı yinede izlerdim...

Kadroya gelince; Scarlett Johansson -baylara göz banyosu yaptı, fizik süper, kıskandım mı evet!-, Drew Barrymore -düşündüğümden daha kısa bir rolü vardı- ve Jennifer Anniston'ı - Hollywood' un en güzel saçlı kadını seçilmiş kendileri, gerçi bunu ben yeni öğrenmiş olabilirim bilmiyorum ama kesinlikle rengi müthiş!- aa bi de Ginnifer Goodwin vardı -eklemeden olmaz filmin esas kızı gerçekten çok başarılıydı- hepsini aynı senaryoda görmek çok keyifliydi. Aaa tabi filmin erkek oyuncu kadrosuna da değinmek lazım: Bradley Cooper -kesinlikle süperdi, film boyunca boğazlamak istedim:)-, Ben Affleck- sadece görüntüden ibaret olduğunu düşünüyorum, gerçi o da tartışılır, oyunculuk kesinlikle yoktu- ve tabi ki Justin Long -esas oğlan diyebiliriz, çok başarılıydı-.

Hepsi birbirinden başarılı oyuncuların toplantıdığı kadın-erkek ilişkisi üzerine bu eğlencenli komedinin konusuna gelince de; evli veya bekar olmanın/olmamanın zorlukları, keyifli yanları, her iki tarafında ilişkiye başlarken yaptığı komik hatalar ve kendini tamamlayacak insanı ararken karşılaştığı durumlar anlatılıyor. Sevgilimle flört -komik oldu bu laf şimdi:)- ederken ki halimizi aklıma geldi, eğlendim bol bol:D

İzlemeyenlere tavsiye olunur...

28 Mayıs 2009 Perşembe

Grey's Anatomy...

Hastanede ömürleri geçen bir grup doktorun vazgeçilmez, duygu dolu, heyecan verici, keyifli hikayesi...

Eskisi kadar olmasa da sıkı bir Digiturk takipçisiyim aslında Dizimax desem daha doğru, düzenli izlediğim ender dizilerden -House ve CSI Miami'yi de belirtmem lazım- bir tanesi de
Grey's Anatomy. Her bölümünde kesinlikle ağladığım -hatta geçen haftalarda hasta kızını kurtarmak için çabalayan babanın hikayesini anlatan bölümde artık o kadar ağladım ki hıçkırmaktan konuşamıyordum, bittikten sonra biraz kendime gelince hemen oğluşumun odasına koştum öptüm öptüm okşadım kuşumu-, kendimle muhasebe yaptığım, alınan kararları düşündüğüm, aynı durumda kalırsam ne yapabilirimi tarttığım, izlemekten çok keyif aldığım bu dizinin bu akşam sezon finali vardı ve bittiğinde ben yine büyük bir merak içinde televizyona bakakaldım...

Aklımda o kadar soru var ki, gelecek sezona kadar nasıl beklerim bilmiyorum?
Herseyi ve herkesi bu kadar karmaşık nasıl bırakıyorlar, gerçekten özel bir çaba gerektirir bu! İzlemeyenler için detay vermek istemiyorum ama "heh şimdi bişeyler düzelir diyemiyorum" yeterli olur sanırım...

İnsanlığın, vicdanın, aşkın, bağlılığın, hayatın, arkadaşlığın, birlikteliğin çok içten anlatıldığı bu güzel dizi herkese tavsiye olunur...

2 Mayıs 2009 Cumartesi

And the Oscar goes to...

Dün akşam sonunda izleyebildim, daha doğrusu bitirebildim -3. kez başlamıştım-, biliyorum biraz geç oldu ama iyi ki oldu:)

Konusuna çok da hakim olmadan izlemeye başladım, sevgilim biraz bahsedince ve filmin başındaki sahneleri görünce ilk sorduğum soru "İnsan hakları nerde??" oldu. Film boyunca insanların "özgürlükler ülkesinde?" cinsel tercileri yüzünden yaşadıkları fiziksel ve psikolojik baskı çok net bir şekilde gözler önüne serilmiş. Filmin gerçek hayat hikayesiden uyarlanmış olması en etkileyici noktalardan birtanesi diğeri ise Harvey Milk 'in kendisi. Kaliforniya eyaletinde cinsel tercihleri bilinerek belediye meclisine seçilen ilk eşcinsel erkek olan Harvey, kişiliği, duygusallığı, zekası ve güleryüzü ile görevde olduğu 11 ay boyunca eşcinsel haklarını iyileştirmek için çalışmış ve bu uğurda da hayatını kaybetmiş bir eşcinsel - sonunu gizlemeye gerek duymadım çünkü zaten bilinen bir durum bilmeyenler de filmin 10.dakikasında bu zaten öğrenecekler-. Özünde inandıkları uğruna sonuna kadar savaşan, mücadele eden bir adamın hikayesi...

Ayrıca en önemli diğer bir nokta da: Sean Penn! Filmin başından son sahnesine kadar müthiş bir keyifle izledim. Sahnesine göre duygusallığı, heyecanı, aşkı, cinselliği, liderliği çok doğal bir şekilde hiç zorlanmadan oynamış. Eski bir filmi olan 21 gram' dan sonra uzun zamandır oyunculuğu beni böylesine etkilememişti. Oscar'ı sonuna kadar hak etmiş, izlemeyenlere tavsiye olunur:)

14 Nisan 2009 Salı

Twilight...

Aylardan sonra ilk defa sevgilimle ayaklarımızı uzatıp sinema keyfi yapabildik. Sağolsun oğluşum erken uyuyunca kendimizi tv karşısında bulduk:) Elimdeki kitap biter bitmez okuyacağım ilk kitaptı Twilight hatta her gözüme çarptığımda okumak için sabırsızlanıyordum, birde üstüne Luna'nın yazısını okuduktan sonra merakım iyice artmıştı ama gel gör ki evde cd'yi görünce dayanamadım. Fakat filmi izlemiş olmak kitaba olan ilgimi azaltmadı aksine daha da arttırdı. Çünkü biliyorum ki benim için kitap her zaman filmden çok daha başarılı oluyor.

Eveet, gelelim filme; birçok önemli vampir filminde ana karakterin bunalımı yada nasıl vampir olduğunu anlatılarak başlanır ya, Twilight daha çok bir gençlik filmi havasında başlıyor ki aslında sabun köpüğü filmleri severim kafa dağıtmaya birebir oluyor. Neyse konuya dönüyorum; annesinin tekrar evlenmesi üzerine babası ile yaşamaya başlayan hafif depresif, biraz garip Bella (Kristen Stewart) ile kasabanın karizmatik sakinlerinden Edward (Robert Pattinson) 'ın çekingen yakınlaşmalarıyla başlıyor. Akıllı kızımız Edward' ın vampir olduğunu anlaması ve aralarındaki başlayan aşkla olaylar hız kazanıyor. Filmde iki noktaya çok farklı yaklaşılmış: biricisi vampirlerin neden gün ışığına çıkamadıkları (anlatmıyorum ama çok hoş:) ikincisi de vampirler sadece kan emici değillerdir beysbol da oynarlar.

Oyunculuk orta üzeri ayrıca göz aşinalığı olan ve tahminimce devam bölümlerinde önemleri artıcak olan karakterlerde var. Devam bölümleri derken en az 5-6 filmden bahsediyorum yani eğer ilk filmin sonunda bişey netleşir falan diye bekliyorsanız, yanılıyorsunuz. Ama şunu da söylemeden edemeyeceğim Edward geleceğin en karizmatik erkek vampirleri arasına girmeye aday... Tek rahatsız eden nokta vampir karakterlere yapılan aşırı makyaj. Tamam, biraz farklı görünmeleri beklenen bir durum ama bembeyaz bir surat, kiraz dudaklar abartı geldi.

Ayrıca filmin çekildiği Forks kasabasına hayran oldum. Doğası ve kasvetli havası filme çok uymuş. Birde müzikleri var... özellikle Massive Attack 'ın Supermassive Black Hole şarkısı gerçekten çok hoşuma gitti...

P.S. S
evgilim, sen 10 üzerinden 2,5 verince film hakkında fikrimi daha sonra belirtirim demiştim ya fantastik film seven biri olarak ben çok beğendim:)