Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2010 Cumartesi

mr. parmak...

dün akşam tam 10. gündü, minik adamın ananesi "hadi tamam, çıkaralım artık" dedi,
ofisten çıktığımdan beri aynı şeyi düşünüyordum bende, eve gider gitmez ateli çıkarmayı...
ilk başta biraz huysuzlandı, çıkartmak istemedi, acıyacağını düşündü herhalde bilmiyorum,
çıkartıp elini yıkadıktan sonra sakinleşti ve parmağını göstemeye başladı hem de sürekli, bir süre elini kullanmadı hatta.
parmak gayet iyi, şişme veya kızarıklık yok sadece tırnağında hafif bir morarma var,
doktoru ile konuştuk, herşeyin iyi olduğunu, endişelenmemizi söylediğinden beri rahatız...
.
ateli taktığından beri resim çalışmalarına ara vermiştik, kaldığımız yerden tam gaz tekrar başladık.
geçen haftalarda çok severek takip ettiğim bir blogun mail grubundaki kitap tavsiyesini dikkate alıp,
Susan Striker'ın "Çocuklarda Sanat Eğitimi" kitabını almıştım, ne zamandır bahsetmek istiyordum zaten.
henüz kitabın tamamını okuyamadım ama okuduğum kısımların bol bol altını çizip notlar aldım.
yazara göre: "nasıl çocuğun sağlığı konusunda sorumluluk almak için doktor olmak gerekmiyorsa,
onun sanatsal etkinliklerini denetlemek, yönlendirmek için de iyi resim yapmak veya sanatçı olmak gerekmez."
benim gibi resimin r' sinden anlamayan bir anne için kitap daha ilk sayfadan gönlümü çeldi anlayacağınız:)
içinde çizime, boyamaya, baskıya, kağıta, heykele, renklere, şekillere ayrı ayrı yer verilmiş.

okuyunca hoşuma gidip altını çizdiğim birkaç cümle:
- yaratıcılık, bir yetenekten çok bir davranış biçimidir.
- çocuk iki yaşının altındaysa ve siz duvarları çizmesinden şikayetciyseniz pastel boyaları görebileceği ama ulaşamayacağı biryerde muhafaza etmelisiniz. Bu şekilde sizden kalemleri istemesini sağlayabilir, çalışmasını denetleme şansı yakalayabilirsiniz.
- çocuğunuza boyama kitapları, numaralı boyama gibi yaratıcılığını engelleyen malzemeler sunmayın.
-çocuğunuza pozitif örnek olun ve resimlerini çerçeveleyip evin en güzel yerine asın.
- yaptığı bir resmi niçin beğendiğinizi ifade edin ve resim üzerine konuşturması için onu yönlendirin.
-büyük bir evrak çantası alın ve resimlerini burda saklayın.
-boş bir defter alıp seyahatlerde bile yanınızda ayırmayın.
kitapta hangi malzeme ile ne tür aktiviteler yapılabaleceğine de yer verilmiş, keyifle okuyorum, tavsiye ederim.
.
yoğun ve kasvetli bir haftadan sonra güneş tüm sıkıntımı, tasamı aldı götürdü sanki,
minik adam uyansın da güneşli cumartesinin keyfini çıkaralım...
iyi hafta sonları herkese :)

25 Şubat 2010 Perşembe

2k in 1...

Khaled Hosseini 'nin ikinci kitabı Bin Muhteşem Güneş...

Yazarın okuduğum ilk kitabı, aslında Uçurtma Avcısı ile başlasam daha iyi olucaktı ama filmini izledikten sonra okumaya cesaret edemediğim için ikinci kitabı ile başlamayı tercih ettim.

Kitap, harami Meryem' in şehirden uzakta küçük derme çatma bir kulübede babası Celil' in onu ziyaret edeceği günü beklerken geçirdiği günler ile başlar. Birgün beklemekten sıkılan Meryem, babasına gitmeye karar verince olaylarda başlamış oluyor. İlerleyen zamalarda Meryem' in yolu, kardeşleri iç savaşa katılınca depresyona giren annenin ve üniversite hocası babanın kızı Leyla ile kesişir. Leyla, kaybettiği aşkın yenilgisiyle Meryem' e sığınır ve bu iki kadın ilk başta anlaşamamalarına rağmen sonrasında savaşa, bombalara, yokluğa, açlığa, dayağa birlikte dayanmaya çalışırlar.

Vatanları sürekli başka ülkelerin işgali altında yaşayan insanların dramı bu sefer iki kadının gözünden anlatılmış. Okudukça ağladım, okudukça şükrettim. Yazar, dostluğu, aşkı, insanlığı, özlemi çok güzel anlatmış anlatmasına da, olmasaydı dediğim bir nokta var o da; tüm bu işgaller sonrasında gelen amerikan işgalinin çok sevinçle karşılanması, acaba herkes böyle mi düşünüyor sorusu takıldı aklıma? Takarım ben öyle ama bana bakmayın siz, son söz olarak mutlaka okuyun...

Audrey Niffenegger' in ilk romanı Zaman Yolcusunun Karısı. Önce bu yazıyı okudum, içime merak tohumları ekildi bir kere, sonra da arka kapağına bir göz attım "son zamanlarda aşk romanı yazılmıyor diyenlere" cümlesini üstüme alındım ve başladım okumaya...

Değişik bir kitaptı gerçekten, ilk 80 sayfasında kitaba dahil olamadım, ortalarını uçarcasına okudum son 50 sayfasına gelince de bitmesin istedim. Azıcık konusundan bahsedersem, Henry, genetik olan rahatsızlığından dolayı zamanda yolculuk etmektedir, bu yolculuklarından birisinde Claire ile tanışır. Claire, geçmiş ve gelecek arasında gidip gelen Henry'nin tek gerçeği olur. Aralarında çok hoş bir bağ olan bu çiftin yaşadıklarını anlatan kitabın kurgusu öyle bildiğimiz zaman yolcusu hikayelerinin kurgusundan biraz daha farklı. Çok detay vermek istemiyorum ama güzel bir döngü var kitabın içerisinde.

Kitabın
filmi çekildi bile, izlemeden önce bitirdim rahat rahat izleyebilirim artık. Eğer ilk seksen sayfasını atlatabilirseniz severek okursunuz diye düşünüyorum.

Bir süre minik adam ile ilgili kitaplar okumaya karar verdim. Aklımda bikaç tane, elimde de bikaç tane var. Hepsi birbirinden güzel, anlatıcam, şimdilik Nilo kaçar ;)

6 Ocak 2010 Çarşamba

3k in 1...

Paolo Giordano' nun ilk kitabı Asal Sayıların Yalnızlığı...
Sevgilim almış getirmiş bu kitabı geçen haftalarda, bir çırpıda okudu. Bitirince ne düşündüğünü sorduğumda "eh fena değil, okunabilir" yorumunu aldım. Aslında O'nun dilinde bu "okuma istersene" eşit ama işte hem meraktan -öyle dedi ya- hemde itiraf ediyorum ismine tav olduğumdan başladım okumaya.

Geçirdiği kayak kazası sonucu topal kalan Alice hem ailesi ile yaşama hemde sosyalleşme sorunları yaşamaktadır. Parkta engelli kız kardeşini kaybeden Mattia ise kardeşinin aksine bir matematik dehasıdır ve hemen hemen her dahi gibi anlaşılamama problemi vardır. İkili bir yandan kendi dertleri ile uğraşırken bir yandan da birbirlerine destek olmaya başlarlar.

Yazar, nükleer fizikçi ve kitapta İtalya' nın en çok satan kitaplarından biri olduğu gibi İtalya' nın en prestijli ödüllerinden biri olan Premio Strega ödülüne de sahip. İki "anormal" karakterin aşkını anlatan yazar onlara anormal demektense asal sayı demeyi tercih etmiş. Çünkü asal sayılar diğer tüm sayılardan farklıdırlar, sadece 1' e ve kendine bölünürler. Bu iki asal sayının hayatları kesişir kesişmesine ama asallık yalnızlık demektir aslında.

Kitap, özünde bir aşk hikayesi. Basit, rahat okunası ve akıcı bir dile sahip. Genel fikrime gelince başyapıt denemez ama fena da değil...
Paulo Coelho' nun son kitabı Kazanan Yalnızdır...

Yazarın -herseferinde soyadını telafuz ederken zorlanıyorum valla:)- okuduğum sekizinci kitabı. Bikaç kitabı hariç diğerlerini çok beğendiğimden kesinlikle her zaman okuyacağım yazarlardan biri...

Kitap, satırlar arasına gizlenmiş mesajlarıyla hala hayattan aradığını bulamayan, hırsları olan, başarı peşinde koşanlara pek hitap etmiyor aslında çünkü daha çok mevkin, bankadaki hesabın, dolabındaki giysilerin, arkadaş çevren, işin vs. ne olursa olsun içinde, kendi özünde nasıl hissettiğinle, hislerine karşı farkındalığınla alakalı.

6 farklı kişinin 24 saatten daha kısa bir zamanda hayatlarındaki değişimlerinin anlatıldığı kitapta olayların merkezinde zengin ve başarılı bir Rus işadamı olan İgor var. İgor, kendisini terk eden karısının peşine Cannes' a gider ve O' na olan sevgisini dünyaları yok ederek yani cinayet işleyerek göstermeye başlar. Cinayet derken kan gövdeyi falan götürmüyor, esas konu yazarın sinema, moda ve sanayi sektörünün insanlıktan uzak, acımasız, gösteriş üzerine kurulu dünyasını tüm netliğiyle gözler önüne sermesi.

Okuyucusunu, içsel yolculuğa çıkarmada çok başarılı olan yazar yine buna benzer ama biraz daha farklı bir yolculuk yaşatıyor bu kitabında. Çok güzel bir Arap atasözü kaldı aklımda: "çocuklarına hem kök hem kanat verebilene ne mutlu" diye, çok anlamlı geldi bana... Severek okudum, okumak isteyenlere tavsiye olunur...

Stefan Zweig' in ilk okuduğum kitabı Bir Kadının Yaşamından 24 saat ve Bir Yüreğin Ölümü...

Kitap, iki bağımsız hikayeden oluşuyor. Sevgilim okudu önce -aldığım nerdeyse tüm kitaplarda olduğu gibi- "ilk hikayeyi ikinciye göre daha çok beğendim" yorumun yaptı, herzamanki gibi merak ettim bende ve elimdeki kitabı bi kenara koyup başladım okumaya.

Her iki hikayede de benzer bir tema var aslında, hayatlarını yaşayamamış, karşılarına çıkan önemli fırsatı değerlendirememiş iki ayrı karakterin hikayesi anlatılıyor. İlk öyküde Mrs. C.' nin yaşamında 24 saat içinde yaşadığı inişler, çıkışlar, değişimler ve hayal kırıklığı anlatılıyor. Öykünün yazıldığı seneye ve yazara uygun olarak bol tasfirli bir anlatım vardı, normalde çok sevmediğim bir yazım tarzıdır ancak bu öyküde rahatsız olmadım. İkinci öykü ise tüm hayatını, tek çocuğu ve karısı için çalışarak geçirmiş bir adamın, bir anda onların gözündeki yerini anlamasıyla yaşadığı hayal kırıklığını, hislerini anlatıyor.

Her iki öyküyüde, karakterlerin hareketlerinden çok olaylara bakış açılarını, düşüncelerini detaylandırdığı için beğenerek okudum. Freud' a ve psikolojiye ilgisi ile bilinen yazarın başka kitaplarını okurum diye düşünüyorum...

25 Kasım 2009 Çarşamba

Bir&bir...

Luke Rhinehart'ın yada yazarın gerçek adıyla George Cockcroft' ın ilk kitabı Zar Adam.

Yazar aslında psikoloji eğitimi almış bir Zen Tarihi ve Batı Kültürleri öğretmeni. Ders sırasında hayatı zarın kontrolüne bırakma konusuna deyindiğinde sınıftan aldığı ters tepkiler sonucunda bu yaşam tarzının bir kitap olabileceğine karar vermiş ve yazdığı kitabı kendi zar deneyimlerini kullanarak Luke Rhinehart adıyla yayınlamış.

Kitap, Manhattan' da yaşayan evli, 2 çocuklu, hali vakti yerinde ama hayatından aşırı derecede sıkılmış bir psikoloğun bir gece zara seçenekler verip gelen seçenek ne olursa olsun yerine getirmesiyle başlıyor. Yaklaşık 500 sayfa boyunca yazar, aklına gelen her iyi yada kötü durumu kendinden kurtulmak, tekli kişilikten sıyrılıp çoklu kişilik olabilmek adına zara seçenek olarak veriyor ve uyguluyor. Benim gibi "en güzel değişim yavaş olandır" diyen biri için bu tür kişilik değişimleri çoğu zaman sınırlarımı zorladı. İlerleyen bölümlerde zar yaşamı ve zar insanları bir tür tarikat haline geliyor ve zar atmaktan oyun olmaktan çıkıp bir yaşam tarzı haline dönüşüyor.

Sinir olduğum çok nokta vardı kitapta ama beğenmedim diyemem, çok ilginç bir konusu ve kurgusu vardı, asla unutmayacağımdan eminim. Devam kitabını araya başka kitaplar aldıktan sonra okumayı düşünüyorum.

Audrey Tautou' nun son filmi Coco Before Chanel...

Ünlü bayan giyim markası Chanel' in kurucusu Gabrielle "Coco" Chanel 'in gerçek hayat hikayesini anlatan, kostümleriyle, görüntüleriyle, müziğiyle izlemesi çok keyifli bir film. Hikaye, Fransa' da bir yetimhanede başlıyor ve harika bir defile ile son buluyor. Bunu yazmamda bir sakınca yok sanırım çünkü sonuçta hepimiz Coco 'nun başarılı bir iş kadını olduğunu biliyoruz ;)

Gerçek hayat hikayelerini izlemek her zaman hoşuma gitmiştir. Eğer bir de filme bi yerlere gelebilmek için çalışan, erkeklerin hakim olduğu moda dünyasında 'biri' olabilmek için uğraşan, hayalleri olan bir kadının mücadelesi anlatılıyorsa ve bu kadını da Audrey Tautou oynuyorsa kesinlikle tavsiye ederim. Filmde, Coco' nun ilk defa denizi gördüğündeki yüz ifadesi, piyano başında Boy' u gördüğü sahneki bakışları ve kendine gömlek diktiğindeki sahnedeki ciddiyeti ve profeyonelliği filmde aklımda kalan ve hoşuma giden birkaç sahne.

Imdb 6,6 vermiş ama benden 8,5 rahat çalışır. Chanel' in hikayesini merak edenler kaçırmasın derim...

11 Kasım 2009 Çarşamba

Bu aralar bu ikisinin çok etkisinde kaldım...

Richard Bach' ın son kitabı Hipnozcu...

Nedensiz bir şekilde Richard Bach' ın Martı' sını okumadım, karşılaşmadık bir türlü. Bu kitabı okuduktan sonra ciddi bişeyler kaçırdığıma emin oldum, gerçi emin olmak için okumama gerek yoktu ama neyse...

Kitap, pilot Jamie Forbes' un yaşattığı hipnoz olayı ile başlayarak, kendi hipnozunu hatırlaması ve üzerine düşünmeye başlaması ile hız kazanıyor. Benim gibi hızlı okumayı sevenler için frenleyici özellikte önermeler ve fikirler sunan bir kitap. Düşünceler derinlik kazanmaya başladıktan sonra alt benlik, üst benlik ve iç sesi bir ara baya baya karışmaya başlamıştım. Ara ara kapatıp, düşünüp, tekrar tekrar okudum. Kendi hipnozlarımı düşündüm, anı yaşarken düşünmediğim için dışardan bakıp o anları tekrar yaşamak, neyi nasıl bilinçsizce yaptığımı görmek garip geldi.

Kitapta işaretlediğim birkaç önerme:

Düşüncelerimizde tuttuğumuz herşey deneyimlerimizde gerçeğe dönüşür. (Çekim Yasası)
Hipnoz görselleşmedir; güçlendirici yüklenmesiyle desteklenmiş Çekim Yasası' dır.
Çekim yasası, her şeyiyle, hipnoz olgusunun temelindeki kavramla aynı şeydir.

Ve diğeri de müthiş bir arkadaşlık hikayesi olan Kite Runner...

Khaled Hosseini ' nin kitabından uyarlanarak Marc Forster tarafından yönetilen, Afganistan üzerine yazılmış, Afgan kültürünü yansıtan bir film.

Filmde, aynı evde büyüyen ünlü ve zengin iş adamının oğlu Emir ile hizmetkarın oğlu Hasan arasındaki arkadaşlık, ihanet ve sadakat çok güzel işlenmiş. Hikayeler yazmayı seven Emir, Rus işgali sırasında babası ile Amerikaya kaçar ve geçmiş hayatını geride bıraktığını düşünürken gelen bir telefonla eski hayatına bir yolculuk yapmak zorunda kalır. Emir' in işgal sonrası gördüğü Afganistan artık çok değişmiştir, zengin bir kültür bitmiş yerini savaş ve zorbalık almıştır.

Arkadaşlıklarından özellikle Hasan' ın Emir' e olan sevgisinden çok etkilendim. Bi de 2 nokta beni çok rahatsız etti, birincisi Amerika cennet, Afganistan cehennem gibi gösterilmesi, diğeri Emir' in babasının Ruslara karşı olan aşırı nefreti. Ama yine de bu film izlenir, hatta yürek dayanırsa kitabı bile okunur.

Aklımda kalan bi sahneden:
H: Senin için çamur bile yerim. E: Yapar mısın gerçekten? H: Neyi?
E: Benim için çamur yer misin? H: Böyle bir şeyi ister misin ki? E: Hayır, neden isteyeyim ki?

21 Ekim 2009 Çarşamba

Ben, Mona Lisa...

Jeanne Kalogridis' in son kitabı Ben, Mona Lisa.
Sevgili Gökçekız okumuş beğenmiş, merak ettim bende bir okuyayım dedim. Gerçi kitabı geçen haftalarda okudum ama ancak yazmak için fırsatım oldu:)

Kitapta Mona Lisa' nın hayatına, genç kızlığına, anne ve babasına, evliliğine ve çocuğuna kadar birçok ayrıntıya yer verilmiş. Şimdiye kadar Mona Lisa ile ilgili ortaya atılmış biçok sav olduğunu biliyordum ama bu kitap en ilginçlerinden biri oldu gerçekten. Beni en çok şaşırtan noktalardan biri Floransa' da "Mona Lisa' nın resminin yapıldığı ev burası" şeklinde bir yaklaşımla ev reklam malzemesi olarak kullanıyorken aslında kitaba göre ev yaşadığı evlerden sadece bir tanesi ve resim aslında kilisede yapılmış. Ama tartışılmaz bir gerçek var ki resmin yapım tekniği, ayrıntılarındaki güzellik, Paris' teki Louvre müzesinin tek bir duvarını hakkını vererek sahipleniyor.

Bir başka nokta da Mona Lisa' nın babası, tam bir muamma. Kitapta gerçekliğinin netleşmesi gereken, sağlam kanıtlar gerektiren olaylar var. Bazıları biraz açık uçlu kalmış.

Ayrıca kitabın yazım dili gayet akıcı, okuması keyifli bir kitap hele de benim gibi yaşanmışlıklardan işin içine girince daha da bağlanırım diyorsanız, tavsiye olunur...

Okumak isteyenlere ufak ama önemli bir not: kitabın birinci basımında bölüm eksiği var -yaklaşık 20 bölüm- eksik bölümleri Pegasus yayınevini arayarak temin edebilirsiniz.

31 Temmuz 2009 Cuma

Felsefe Eşliğinde Aşka Yolculuk...

Charlotte Greig' in okuduğum ilk kitabı Felsefe Eşliğinde Aşka Yolculuk...

Alacakaranlık etkisinden kurtularak başka kitaplara da bakmaya sonunda başladım. Ama pekde iyi bir seçim yapmamışım. Sevgilimle çoğu zaman çok farklı kitap zevklerimiz var, başucunda bu kitabı görünce çok ilgimi çekti, başlık, renkler, kapak resmi çok hoşuma gitti ve elimdeki kitap biter bitmez başladım...

Felsefe öğrencisi Susannah, kendinden 10 yaş büyük Jason ile birlikte yaşamaktadır. Jason sayesinde okul arkadaşlarına göre çok daha rahat yaşarken sınıf arkadaşı Rob ile yaşamaya başladığı aşk ortalığı bulandırır ve bir karar vermek zorunda kalır. Kararı verirken ailesinin yada arkadaşlarının düşüncelerini dinlemek yerine üç önemli felsefecinin kitaplarına başvurur: Nietzsche, Heidegger ve Kierkegaard.

Felsefecilerden alıntı yaptığı, onların yorumlarını yazdığı bölümlerde -doğal olarak- aynı cümleyi 3-4 kez okuduğum oldu -anladım mı? bir ömür lazım bu arkadaşları anlamak için, çok da kasmadım:)- ama onları dışında yalın anlatımı vardı -yine doğal olarak-.

Öyle aman aman bir kitap değildi ama daha kötüsü sonu bence askıda kaldı...

9 Temmuz 2009 Perşembe

The Host...

Stephenie Meyer' ın son kitabı The Host...

Alacakaranlık serisini okuduktan sonra yazarın son kitabı okumamak olmazdı. Kitap serinin devamı olarak yazılmamış, vampirlerden uzak ama yine fantastik bir konusu var.

Konusundan biraz bahsedersem, dünya yaratıklar tarafından istila ediliyor -önyargı yapmayalım salyalı alienlardan bahsetmiyorum :)- İstilacı yaratıklar bedenleri ele geçiriyor ve bedenin sahibi olan kişiyi bastırarak ya tamamen siliyor yada alt benlik haline getiriyor ve bedenin içerisinde yaşamaya başlıyor, bir nevi parazit durumu. Kitap bedeni alınan Melanie' nin, kendisini ele geçirme ve sevgilisini bulma çabalarını anlatıyor ve hikayenin tamamı bedeni ele geçiren Wanderer' ın dilinden anlatılıyor. Aslında -çok özümsedim galiba- hala hayatta olup, kendi bedeni kontrol edememek, isteklerini yaptıramamak, düşüncelerini kabul ettirememek korkunç bir durum. Neyse...

İlk 4 kitabı okuduktan sonra merak ediyordum acaba Alacakaranlık serisinin konusunu mu beğendim yoksa yazarın yazım tarzını? Bu kitabı okuduktan sonra netleşen bir kaç nokta var:
bir. yazar çok fazla pembe dizi izlemiş, herkes için daima mutlu son vardır mantığına sahip...
iki. artık salaklık derecesine gelmiş aşırı verici karakterler yazmaktan çok hoşlanıyor...
üç. şimdiye kadar ki birçok karakter hemen hatalarını anlayacak tarzda insanlar, olgun ve akıllılar. Tarz hep aynı, herkes mantıklı...
dört. alacakaranlığın konusu güzelmiş, yazarın tarzı değil...
beş. ama yine de serinin devam kitabı Midnight Sun'ı okuyacağım... Off merak!:)

Beğendim mi, yani evet beğendim ama öyle "wow ne kitap!" tezahüratı içerisinde değilim. Okuduğuma pişman da değilim aksi taktirde hep merak ederdim ama okumayanlar için nacizane fikrim çok da bişey kaçırmıyorsunuz...

Aaa bu arada kitabın filmi çekilmiş bile, kadro çok iyi Hugh Laurie, Mila Jovovitch, Evangeline Lily... Buyrun...

11 Haziran 2009 Perşembe

Bab-ı Esrar...

Ahmet Ümit'in son kitabı Bab-ı Esrar...

Geçen aylarda Elif Şafak' ın Aşk kitabını okuduktan sonra çok etkilenmiş ve uzun süre etkisinden kurtulamamıştım. Kitap biter bitmez Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar' ına başlamış birkaç sayfa okuduktan sonra iki kitabında konusu birbirine çok benzediği için ara verip Alacakaranlık serisini okumuştum ama içten içe merak etmiştim...

Büyük bir merak ve ümitle başladığım kitap hiçte düşündüğüm, beklediğim gibi çıkmadı. Konusundan biraz bahsedersem; annesi İngiliz, babası Konyalı bir Sufi olan Karen' ın yolu işi gereği Konya' ya düşer. Karen, annesini ve kendisini yıllar önce bırakıp giden babasının şehrinde, babasını anlamaya çalışırken bir yandan da Mevlana ve Şems' in arkadaşlığının da derinliğini, anlamını öğrenir. Mevlana ve Şems' i anlatan bölümler, alıntı yapılan sözler dışındaki anlatım tarzı bana çok yavan geldi, hatta kitabın bazı bölümlerinde çok klişeleşmiş yaklaşımlar vardı. Ancak sonuna doğru kitabın daha da kötüleşeceğini düşünürken son sayfalarda konuyu beklediğimden daha iyi toparladı.

Normalde okuduğum kitabı, izlediğim filmi- gerekirse fastforward izlerim:)- yarım bırakma gibi bir huyum yoktur ama kitabı okurken ara ara şeytan dürttü vakit kaybı bırak artık diye. Hem konusunun hatırına hemde Ahmet Ümit'in okuduğum ilk kitabı olmasından dolayı sonuna kadar okumayı başardım.

Nacizene fikrim: yazar, yaptığı 3 yıllık araştırmaya değecek nitelikte bir kitap ortaya çıkaramamış...

22 Mayıs 2009 Cuma

Breaking Dawn...

Alacakaranlık serisinin yayınlanan dördüncü ve son kitabı Breaking Dawn...
İlk üç kitap ile ilgili yorumlarımı yazarken müthiş bir heyecan ve istek duymuştum ama şimdi sanki ellerim klavyeden geri geri gidiyor, garip bir isteksizlik garip bir hüzün var içimde. Seriyi okumam tam 1 ayımı almış, bu şu demek "ben son 1 aydır Bella, Edward, Jacob ve Cullen ailesi ile haşır neşirim!", hem de nasıl, hergün sabah-aksam serviste ve yatmadan önce, öyle bir hayatıma girmişler ki böyle bir boşluk oldu sanki. Hani küçükken "Cesur ve Güzel" diye bir pembe dizi vardı ya, saat tam 5'te Star'da başlardı, kendimi öyle bir vampir-pembe dizisi içinden çıkmış balık gibi hissediyorum:)
Bitirmesemiydim acaba diye düşünüyorum ama yapamazdım onu da biliyorum...

Neyse kitaptan çok bahsetmek ve tadınızı kaçırmak istemiyorum, kısa bir kaç nokta: serinin son iki kitabını okumaktan çok keyif aldım, yeni başlayanlara nacizane tavsiyem ilk ikisine çok takılmayın üç ve özellikle dört gerçekten süper... Ayrıca yazarın hayal gücü son kitapta -birazda olması gerektiği gibi- tavan yapmış, beklenmedik gelişmeler olayları çok farlı boyutlara sürüklüyor öyle ki her bölüm geçtikçe daha hızlı okumanız gerektiği hissine kapılıyorsunuz. Bir de son kitap 3 bölümden oluşuyor "Book1 Bella" , "Book2 Jacob" ve "Book3 Bella"... e haliyle biraz kalın tabi:) Aslında -bence- burda bir haksızlık durumu söz konusu hem Bella hem Jacob kendi bakış açılarını anlatabiliyorlar da peki Edward' ın neden söz hakkı yok?

Eclipse kitabı ile ilgili yorumlarımı yazarken bahsetmiştim, yazar serinin beşinci kitabı olan Midnight Sun' ı yazıyor diye, ama o zaman çok da anlamamıştım neden Twilight' ın Edward versiyonuna gerek duyduğunu eğer yazmak istiyorsa hikayenin devamını yazması gerektiğini düşünüyordum ama hem son kitabı okuyup Edward' a söz hakkı verilmesi gerektiği fikri ağır basınca hem de Breaking Dawn için verdiği röportajda artık devam etmesinin sadece zorlama olacağını paylaşması üzerine Midnight Sun çekici gelmeye başladı. Daha önce yayınlanmadan okumayacağımı yazarı bekleyeceğimi söylemiştim ama artık bunu yapabileceğimi sanmıyorum, dördüncü kitap biteli 2 saat olmasına rağmen şimdiden sitedeki draft versiyonuna ara ara göz atmaya başladım.
Bağımlılık yapıyo gerçekten...
Aa birde kitapların birbirinden güzel soundtrackleri var, onlar içinde Luna' cım teşekkürler...

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Bunlarda Deniz'imin kitapları :)

Sevgilim de bende okumayı çok seviyoruz. Hamile olduğum dönem boyunca 1 sayfa bile okuyamadığım için -okuyamasamda yeni çıkanları ve sevdiğim yazarların yeni kitaplarını almıştım:)- şimdilerde arayı kapatmaya çalışıyorum ve sevgilim de hem hızlı hemde aynı zamanda birden fazla kitap okuduğu için oğluşum bizi bol bol okurken görüyor. Şimdiden bizi görmesi beni çok mutlu ediyor, inşallah O'da okumayı çok sever...

Her sabah oğluşum uyanınca yanımıza alıyoruz tabi sabahın köründe henüz ayılamamış oluyoruz, O' da saatlerdir uyuduğu için çok enerjik oluyor, oynamak istiyor. Bir süre baş ucumuzdaki kitapları kendimize gelene kadar oyalansın diye verdik ama sonuç kitaplarımız açısından iyi olmamaya başlayınca bebeğime bir kitap tahsis ettik. O kitabıda halletmesi çok sürmedi, yaşından dolayı biraz erken olduğunu düşünsemde Hobi yayınlarının iki kitabını aldım. Bir tanesi
renkler diğeri de hayvanlar ile ilgili aslında üç kitap aldım ama üçüncüsünü çok vermiyorum o baya büyük yaşlar için, bekletiyorum diğerlerine alışsın önce. Neyse oğluşum çok sevdi kitaplarını :)

Renkler gerçekten süper:))

İşadamı edasıyla sayfaları çeviriyo ya bayılıyorum:))

Çok ciddi bir iş yapıyo benim kuzuuuummm:))

Bu da diğer kitabı, hayvanları öğreniyor oğluşum :))

ABC yayınlarının hayvanları, sayıları, şekilleri anlatan dokun ve hisset serisi var, kitap yada kart şeklinde olabiliyor, onlardan almayı düşünüyorum. Daha çok hoşuna gider sanki...

7 Mayıs 2009 Perşembe

Eclipse...

Alacakaranlık serisinin üçüncü kitabı Eclipse...
Üçüncü kitapta sonunda bitti, son 3 haftadır Cullen ailesi ile akraba oldum. Baş ucumda ve aklımda beni bekleyen bir dolu kitap var ama seriyi bitirmeden başka kitaba başlayacak gücü kendimde bir türlü bulamıyorum. Umud' unda dediği gibi "Çekirdek gibi bir şey bu, başladın mı bitirmeden bırakamıyorsun.."
Kitapta, Edward ve Bella arasındaki aşk kitabın ismine yakışır bir şekilde devam ediyor ve sevgili Jakob aşkını kurtarmak için elinden geleni ardına koymuyor -seviyorum ben bu karakteri yaa- Serinin bu kitabı diğerlerine göre çok daha heyecanlı, daha hareketli ve kesinlikle daha duygusaldı. Edward' ın kıvrak zekası ve Bella' nın -aşırı hatta bazen sinir bozucu bir gereksizlik seviyesinde- duygusallığı ön plandaydı. Kitabı çok büyük bir merak ve heyecanla okudum ama sonu sanki onca olay hiç yaşanmamış gibi, fırtına sonrası durulan sular gibi sessizce bitti. Gerçi böyle diyorum çünkü kitabın sonundaki epilogue kısmını - devam kitabından bölümler olan kısım- daha okumadım, servise saklıyorum:)
Hatta serinin son kitabı olan Breaking Dawn 'ın siparişini verdim, pazartesi geldi bile, ansiklopedi gibi o kadar kalın ki artık bişeyler sonuçlansın lütfeen. Son kitap diyorum ama 5. kitap olan Midnight Sun şu an hala yazım aşamasında, bunu geçen hafta yazarın sitesinde filmlerin soundtrack ini dinlerken keşfettim. Hatta draft hali bilgisayarında çalındığı için nasıl olsa nette var diye bir kopyasını da sitesine koymuş ama kitap çıkmadan okumayı düşünmüyorum, yazarın yayınlamayı seçtiği son hali bana uyar. Bu arada bu kitap Alacakaranlık' ın Edward versiyonu, ilgilenenlere duyurulur...

29 Nisan 2009 Çarşamba

New Moon...

Alacakaranlık serisinin ikici kitabı New Moon...
Serinin ilk kitabını okuduktan ve izledikten sonra devamını gerçekten çok merak etmiştim ve soluksuz bir şekilde ikinci kitabı okumaya başladım. Diğer kitapta olduğu gibi sürükleyici ve akıcı bir dil var, her yeni bölüm başladığında diğer bölümlere ufak ufak göz atmaktan kendimi alamadım. Hatta normalde hiç yapmam ama kitabın ortalarına geldiğimde artık o kadar merak ettim ki kitabın sonunda hangi isimler var diye hızlı hızlı göz attım- kitabı okuyanlar neden isimlere baktığımı daha iyi anlar-.
Kısaca bahsedersem kurtla kuzunun aşkı son sürat ilerlerken beklenmedik olaylar çiftimizin arasını bozuyor ve ilk kitapta çok da önemli görünmeyen karakterler önem kazanmaya başlıyor. Ancak bu kitap gerek Jacob ile Bella' nın arkadaşlığını detaylandırmasıyla gerekse Edward' ın Bella' ya ne kadar bağlı olduğuna değinmesiyle bana daha çok serinin üçüncü kitabı Eclipse bir nevi giriş gibi geldi. Şanslı mı -aşkı bulduğu için- , şanssız mı -beladan kurtulamadığı için- hala karar veremedim ama Bella' nın serinin ilerleyen bölümlerinde başına neler gelecek çok merak ediyorum. Bu arada yine ingilizcesini okumayı tercih ettim çünkü sonunda üçüncü kitaptan bir bölüm olacağını biliyordum ve üçüncü kitap bende -henüz- yok. Sonu fırtına öncesi sessizlik izlenimi verdi. O yüzden çok da beklediğimi bulamadığım ikinci kitaptan sonra üçüncü kitabı mutlaka okumam lazım yoksa hayatta rahat edemem...
Bu arada kitabın filmi çekildi bile, bu yaz gösterime girecek ama eminim çok daha erken izleme fırsatım olucak. Filmin fragmanı için buyrun... Ayrıca soundtrack' inde ilki kadar iddalı gruplar var, buyrun...

22 Nisan 2009 Çarşamba

Twilight, the book...

Stephenie Meyer ' ı bestseller yapan kitap Twilight... Sonunda bitirebildim. Çok sürükleyici, konusu vampirler olan bir kitaba göre şaşırtıcı şekilde duygusal ve vahşetten uzak -ki bunu serinin ilk kitabı olduğundan dolayı diye düşünüyorum-, insanı içine alan, meraklandıran bir kitaptı.
Daha önceki
yazımda da belirtmiştiğim gibi filmi yapılan kitaplar için kitap her zaman filmden daha başarılı oluyor. Yaklaşımım bu seferde kanıtlamış oldu, filmde havada kalan noktalar kitabı okumamla yerlerine oturdu. Filmde eksik olan en önemli nokta Edward' ın (asıl oğlan) vampir doğasına aykırı bir şekilde nasıl oluyorda bir insana (Bella, asıl kız) bu kadar aşık olabildiğiydi. Ama kitap o kadar destekleyici yaklaşmış ki sonuna doğru "evet ya aslında çok da normal" demeye başlıyorsun ve ne olursa olsun birlikte mutlu olmalarını istiyorsun. Kısacası kurt ile kuzunun aşık olağan bir durum gibi görünmeye başlıyor. Evet biraz Buffy, the Vampire Slayer havası var ama kesinlikle oyunculuk ve konuya yaklaşım daha başarılı.
Bu arada kitabın ingilizcesini okudum; açık, sürükleyici ve anlaşılır bir dili vardı. Uzun zamandır hatta hatırladığım kadarıyla liseden beri ingilizce kitap okumamıştım. Filmleri orijinal izlemekten hoşlandığım gibi kitabıda ingilizce okumaktan çok keyif aldım. Arşiv amaçlı türkçelerinide almıştım - Alacakaranlık ve Yeni ay- ki şunu fark ettim ingilizce olan kitabın sonunda türkçesinin sonunda olmayan bir bölüm daha var, serinin bir sonraki kitabı New Moon' dan alınmış yaklaşık 10 sayfalık bir yazı. Filmi izlediğim ve serinin daha okumam gereken kitapları olduğunu bildiğim için kitap bitince rahattım ama ne zamanki o 10 sayfacık bölümü okudum merakım tavan vurdu. 2. kitabı yanıma almadığıma pişman oldum.
Ayrıca yazarın da çok enteresan bir hikayesi var. Kolejden mezun olduktan sonra bir ofiste asistan olarak çalışmaya başlar ve çocukları olunca da işi bırakır. Kendi halinde bir ev hanımıyken bir gece rüyasında vampir görmesiyle serinin ilk kitabının tasladığı ortaya çıkar. Bu hikaye çok hoşuma gitti, sevgili yazarımız, rüyaların gerçekten yeni bir kapı açtığına, bir anlamı olduğuna dair düşüncelerimi desteklemiş oldu :)

15 Nisan 2009 Çarşamba

Empati...

Adam Fawer'ın ikinci kitabı...

Olasılıksız' ı okuyup çok beğendikten sonra okumak için sabırsızlandığım bir kitaptı ancak çok da beklediğim gibi çıkmadı. Matematikçi yanıma hitap eden Olasılıksız' ın aksine Empati' de insan üstü güçler ağır basıyor. Aslında X-Men hayranı biri olarak fantastik filmleri ve kitapları severim ama yazar 640 sayfalık kitapta konuyu laf kalabalığı yaparak anlatmış yazık ki çok da başarılı olamamış. Nacizane fikrim 400 sayfa yeterde artardı.

Kitapta geçmiş ve şimdi içiçe anlatılmış, bir bölümde 2 yıl öncesinde diğerinde herşeyin bitimine 1 gün kalayı okuyabiliyorsunuz. Bu da hoş bir albeni katmış. Olaylar empat öğretmen Laszo ile yetenek avcısı empat Darian' ın kendileri gibi olan Elijah ve Winter' ı Organizasyon'un himayesindeki okula götürmeleriyle başlıyor. Ters giden olaylar sonucunda çocukların güçlerini unutmaları sağlanıyor ta ki bazı şeyler değişene kadar. Devam etmiyorum okumak isteyenlerin tadını kaçırmayayım. İlk kitabından sonra daha sürükleyici olur diye bekliyordum ama hayal kırıklığına uğradım.

Aslında çok da yermek istemiyorum, güzel noktalarda vardı örneğin gerçeklik payı olan gizli CIA organizasyonlarına, felsefik yaklaşımlara ve bilimsel deneylere yer verilmiş olmasıydı. Neyse beni meraklandıran ama hayal kırıklığına uğratan kitabın arka sayfasından:

Yaşamınızın kontrolü sizde değil!
Öyle olduğunu düşünebilirsiniz, ama yanılıyorsunuz.
Elbette ki kendi kararlarınızı kendiniz vermekte özgürsünüz.
Bu kitabı kapatabilirsiniz.
O sandalyede oturmaya devam edebilirsiniz.
Ya da gözlerinizi oymak gibi çılgınca bir şey yapabilirsiniz.
Ne isterseniz yapabilirsiniz.
Ama sorun şurada: Ne isteyeceğinizi kontrol edemezsiniz.
Her davranışınızı önceden belirleyen arzularınız ruhunuzun o kadar derinlerine işlemiştir ki, onlara dikkat bile etmezsiniz. Ve bu da sizi mükemmel bir köle yapar.
Bu nedenle, hayatınızı yaşamaya devam edin. Ne isterseniz yapın.
Sadece 'isteklerinizin' tümüyle sizin kontrolünüzde olmadığı gerçeği üzerine kafanızı çok fazla yormamaya çalışın.

9 Nisan 2009 Perşembe

Harika Çocuk Nasıl Yetiştirilir?

Oğlum büyütürken çok severek okuduğum kitaplardan biri de "Harika Çocuk Nasıl Yetiştirilir?" İsmini duyunca çok iddialı hatta çok ukalaca gelmişti ama hiç de düşündüğüm gibi çıkmadı. Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine okumaya başladım, bitirmedim ve bitirmek de istemiyorum. Okuduğum yerleri tekrar tekrar okuyorum, başka bir bakış açısıyla anlamaya çalışıyorum. Oyunlarını inceliyorum, oynatabileceklerimi oynatıyorum, eğer oyun büyük çocuklar içinse oğlum için nasıl uyarlayabilirim diye düşünüyorum. Kitap sayesinde Montessori eğitimi ile tanıştım ve düzenli olarak blogunu takip etmeye başladım.

Kitabın arka kapağındaki yazıyı ve yorumlari olduğu gibi aktarıyorum:

"Dahilere ilham kaynağı olan Montessori yöntemiyle öz güven ve kişilik geliştiren oyunlar, etkinlikler, fikirler...

'Eğitimin amacı sadece çocuğa bilgi aktarmak değil, her çocuğun tabiatında zaten var olan keşfetme ve öğrenme isteğini uyandırmaktır.'
şeklinde özetlenebilecek modern eğitim felsefesine artık hepimiz aşinayız. Peki, bu felsefeyi yaklaşık 100 yıl önce yaygın eğitim sistemine uygulayan kişinin Maria Montessori olduğunu biliyor musunuz? Dünya çapında başarısı kanıtlanmış Montessori okullarının dayandığı bu felsefe, her çocuğu doğuştan yetenekli kabul eder ve eğitimde son derece olumlu sonuçlar vermiştir. Google kurucuları Sergey Brin ve Larry Page de başarılarını Montessori'den aldıkları ilhama borçlu olduklarını ifade ederler. Çocuğunuzun Montessori eğitim sisteminden sadece Montessori okullarında faydalanabileceğine inanıyorsanız yanılıyorsunuz. Uluslar arası Montessori Konseyi ve Vakfı Başkanı Tim Seldin'in kaleme aldığı Harika Çocuk Nasıl Yetiştirilir isimli kitap, çocukların eğitiminde en kritik zaman dilimi olan 0-6 yaş döneminde Montessori felsefesini evinizde ve günlük yaşamınızda nasıl hayata geçireceğinizi açık ve net bir dille anlatıyor. Seldin'in metnine eşlik eden 300'den fazla renkli fotoğraf ve kolayca algılamayı sağlayacak şekilde tasarlanmış sayfa düzeni, anlatılanları hemen hayata geçirme arzusu uyandırıyor.


Kitabın ele aldığı başlıca konular şunlar:

* Bebek ve çocuk dostu bir ev dekorasyonu nasıl oluşturulur?
* Görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma duyularını geliştirecek faaliyetler nelerdir?
* 2-3 yaşından itibaren çocuklarınızı; tuvalet alışkanlığı, kıyafet giyip çıkarma ve yemek yeme gibi öz bakımlarını kendi başlarına yapmaya nasıl teşvik edersiniz?
* 3-4 yaştan itibaren çocuklarınızı sofra kurup kaldırma, toz alma, yatak yapma, yerleri süpürme gibi ev işlerini yapmaya nasıl alıştırırsınız?
* Çocuğa küçük yaştan itibaren büyüklere saygılı, küçüklere şefkatli ve yardımsever bir biçimde davranmayı nasıl öğretirsiniz?
* 0-6 yaş çocuklara doğa hakkında nasıl daha fazla şey öğretebilirsiniz?
* 3-4 yaşından itibaren okuma yazma ve matematiği hangi yöntemle öğretebilirsiniz?
* Montessori usulu eğitici doğum günü partisi, besin zinciri oyunu ve benzeri faaliyetler nelerdir?

Çocuğunuza küçük yaşta kendi işini kendi görme becerisini kazandırmak, ona öz güven ve bağımsızlık aşılamanın en etkin yolu olarak ortaya çıkıyor.
Kitapta, Maria Montessori'nin 1900'lü yıllarda felsefesini İtalya'daki yetimhane ve islah evlerinde uygulayarak karakter ve zekâ gelişiminde mucizeler yarattığını anlatan bir bölüm de yer alıyor. Son olarak, kitabın anne babada uyandırdığı hissi, bir okuyucusunun ağzından dinleyelim: Bu kitabı okuduğumda, oğluma bakışım değişti. Onun, doğuştan getirdiği yetenekleriyle büyük bir gelişim potansiyeline sahip olduğu bilinci yerleşti bende. İçimde Montessori yöntemlerini hemen hayata geçirme isteği uyandı. Oğlum, günlük hayat becerilerini edindikçe, kendine daha fazla güvenmeye başladı ve çok daha bağımsız hareket etmeye alıştı."

2 Nisan 2009 Perşembe

Kitap kitap...

Geçen hafta...

Elif Şafak'ın son kitabı "Aşk"...
Son zamanlarda okuduğum kitaplar arasında bana gerçekten kalıcı birşeyler kattığını hissettiğim bir kitap oldum Aşk.
Konusu gereği tasavvuf dili yoğun bir şekilde kullanılmış. Tebrizli Şems ve Mevlana' nın arkadaşlığı çok etkileyici bir şekilde anlatılmış.
Kitapta çok hoşuma giden bir
Tebrizli Şems hikayesi:

“Bir taş nehre düşmeye görsün, pek anlaşılmaz etkisi. Hafiften aralanır; dalgalanır suyun yüzeyi. Belli belirsiz bir tıp sesi çıkar; duyulmaz bile akıntının ortasında, kaybolur uğultuda. Hepi topu budur olacağı.

Ama bir de göle düşsün aynı taş… etkisi çok daha kalıcı ve sarsıcı olur. O taş var ya o taş, durgun suları savurur. Taşın suya değdiği yerde evvela bir halka peyda olur; halka tomurcuklanır, ol tomurcuk çiçeklenir, açar da açar, katmerlenir. Göz açıp kapayıncaya kadar, ufacık bir taş ne işler açar başa. Tüm yüzeye yayılır aksi, bir bakmışsın ki her yeri kaplamış. Çemberler çemberleri doğurur, tá ki en son çember de kıyıya vurup yok oluncaya dek.

Nehir alışkındır karmaşaya, deli dolu akışa. Zaten çağlamak için bahane arar ya, hızlı yaşar, çabuk taşar. atılan taşı içine alır; benimser, sindirir ve sonra da unutur kolaylıkla. Karışıklık onun doğasında var, ne de olsa. ha bir eksik ha bir fazla.

Gel gelelim göl hazır değildir böyle aniden dalgalanmaya. Tek bir taş bile yeter onu altüst etmeye, tá dibinden sarsmaya. Göl taşla buluştuktan sonra bir daha asla eskisi gibi olmaz, olamaz.”

Hem Şemsi Tebriz'e hem de Mevlana'ya hayran oldum...

Bu hafta...

Adam Fawer 'ın ilk kitabı "Olasılıksız"...
Eşimin tavsiyesi üzerine okuduğum müthiş sürükleyici bir kitap. Yeni bir kitap değil aslında ama ben ancak fırsat bulabildim. Yazarın hikayeside kitabı gibi çok enteresan; ekonomi okuduktan sonra istatistik masterı yapmış, her üniversite mezunu gibi normal bir işe girip çalışırken yakın bir arkadaşının kanser olması ve peşinden
babasını kanserden kaybetmesi üzerine işini bırakıp çoçukluk hayali olan yazarlığa başlamış. İlk 100 sayfasında kişiler ve olaylar birbirine bağlanana kadar biraz sıkıldım ama olaylar gelişmeye başladıktan sonra çok keyifle, soluksuz okudum. Sadece serviste ve geceleri 15dk okuyabildiğimi hesaba katarsak bitirmem kısa sürdü ve böylece tesadüflere inanmayan yanım kendine yandaş bulmuş oldu. Kitabın kahramanı David Caine' nin istatistik dersinden bir bölüm:

"Amerika'daki en büyük piyangoyu, Powerball'ı, kazanabilme olasılığı 120.000.000'da 1'dir. Powerball'ın ilk oynanmaya başlandığı 1997'den beri, elliden fazla insan, bu olasılığı alt üst ederek, büyük ikramiyeyi kazanmıştır. Onlar, bu gezegendeki en şanslı, en zengin insanlar arasındadır. Onlardan nefret ederim. Ama konumuz bu değil.

Şimdi de düşük olasılıklı bir olaydan söz edelim: Dünyaya dev bir gök taşı çarpacak ve uygarlık yok olacak. Jeofizikçilere göre, her yıl bunun olma olasılığı milyonda bir. İnsanoğlunun atalarını da hesaba katarsak, yedi milyon yılı aşkın bir süredir bu gezegende varlığımızı sürdürdüğümüze göre, bir gök taşının bugüne kadar bizi yok etmiş olma olasılığı yüzde yedi yüz. Yani anlayacağınız, bir kere değil, yedi kere ölmüş olmalıydık şimdiye. Ama çoğumuzun bildiği gibi, insanoğlunun yazılı tarihinden bu yana yok olmadık.

Ne demeye çalışıyorum sizce? Bir gök taşı bizi yok edecek demeye çalışmıyorum. Düşük olasılıklı olaylar hakkında bir yorumda bulunmaya çalışıyorum, kıssadan hisse şudur: Her an her şey olabilir!
"

19 Mart 2009 Perşembe

Mendil oyunu



Merhaba,

6,5 aylık oğluşumla "Bebek Oyunları/Jackie Silberg" kitabında okuduğum "Mendil Oyunu" nu sık sık oynuyoruz. Kitaptaki oyun klasik "Ce-e" oyunundan biraz daha farklı, anneyi de oyuna dahil etmeye yönelik. Önce oğluşumun yüzünü ince bir mendille kapatıyorum, "Deniz nerdeymiş?" diye soruyorum, açtıktan sonra Ce-e deyip alkışlıyorum (alkışı da öğretmeye çalışıyorum bu arada:))  sonra "Sıra bende, anne nerdeymiş?" deyip kendi yüzümü mendille kapatıyorum ve açmasını bekliyorum. Açtıktan sonra tekrar "Ce-e, anne burdaymış" diyerek alkışlıyorum. Önceleri bir-iki oynadıktan sonra sıkılıyordu, anlamakta zorlanıyordu ama şimdi sıkılmadan 5-10 dakika rahat oynayabiliyoruz hem de gün içerisinde birkaç kez. 

Aynı kitaptan  benzer bir oyunu daha oynuyoruz. Bu oyunda oğluşumu kapıya dönük olucak şekilde mama sandalyesine oturtuyorum, odadan dışarı çıkıyorum ve yüzümü net göremeyeceği bir yerde durup onunla konusuyorum, "Anne nerdeymiş?" diye soruyorum ve sonra gülerek içeri girip "Ce-e Deniz, anne burdaymış" diyerek alkışlıyorum. 

Her iki oyunda da çok eğleniyoruz :))